7 Mayıs 2009 Perşembe

Kırmızı dilekler...


İki gün önce Hıdırellez'di. O gün akşamı kızlarla seramik günümüzdü. Yine bol bol konuşup çamurla uğraştık. Bol bol hıdırellez isteklerinden bahsettik. Şimdiye kadar kağıtlara yazılıp da gül ağacının altına bırakılan isteklerden gerçekleşenleri konuştuk. Çizimler gül ağacının altına bırakılır diyenlerde oldu, gömülür diyenler oldu. Hatta Pinocuğum, Hıdırellez günü S harfi ile başlayan yemekler yenmesi gerektiğini iddia etti. Kızlardan ayrıldıktan sonra eve geldim. Küçük bir kağıda KIRMIZI kalemle istediğim, hayal ettiğim şeyleri çizmeye çalıştım. (Bengi daha önce kırmızı kalemle çizdiği herşeyin gerçekleştiğini söylediği için bu rengi seçtim)
Küçükken annemle gül ağacının altına çakıllarla yada taşlarla çizerdik. Ben pek hatırlamıyorum ama annem hepsinin çıktığını söylerdi. Bu iş birazda inançla ilgili galiba. Eğer istediklerinin gerçekten olacağına inanırsa insan gerçekleşiyor. Ben bu konuda biraz karamsarım. Neler çizdiğimi söylemeyeceğim. Ama gerçekleşmeye başladığında tek tek buradan anlatacağım:))

3 Mayıs 2009 Pazar

Azmin Zaferi...



Görev:Sabah erken kalkılacak. Saat 9.30 gibi Çayyolu'na Cüneyt Gökçer Sahnesi'ne gidilip Rita'nın Şarkısı'na bilet alınacak.

Genellikle saat kurmadan istediğim saatte rahatlıkla uyanabilen bir yapıya sahibim. İnsan kendini şartladımı rahatlıkla biyolojik saatinide kontrol edebilir bence. Bende uzun zamandır (eğer çok geç yatmadıysam yada çok olağanüstü olarak çok çok erken kalkmam gerekmiyorsa) saat kurmam. Yine saat kurmadan yattım dün gece. Sabah telaşla uyandım. Saat: 6.30. Bu uyumak ve uyanmak arasındaki işkence 7,15'de, 7.30'da ve son olarak 8.05'de tekrar etti. Son olarak 8.15'de kalktım. Klasik günlük bakım işlemleri yapıldı. Oda havalandırıldı. Yatak yerleştirildi. Odada önceki günleden kalan dağınıklık toparlandı.Saat: 8.45. Makineye çamaşır konuldu. Salonda sehpada kalan cerez tabakları ve boş bardaklar yıkandı. Bulaşıklık boşaltıldı. Saat: 9.15. "Amanın geç kalacağım diye" endişe edildi. Acele kahvaltı için yumurta haşlandı. Çay yapmak ve yapmamak arasında kalındı. Sonra vazgeçildi. Kahvaltı yapıldı. Masa toplandı. Bulaşıklar lavabonun içine atıldı. Gelince yıkanmasına karar verildi. Saat: 9.30. Apar topar "yine geç kalacağım." diye söylenerek evden çıkıldı.

Allah'tan günlerden pazar. Yollar boş. Cüneyt Gökçer Sahnesi göründü. Saat: 9.45. Benden önce gelen bir anne-kız haricinde kimsecikler yok görünürde. Arabayı parkedip anne kızın yanına gittim. Onlarda bana bakıyorlar. "Rita'nın şarkısı'na bilet almak için mi bekliyorsunuz" dedim. İkisi birden gülerek "EVET" dediler. Onlarda benim gibi günlerce internetle boğuşmuşlar. Sonunda gişeye gelmeye karar vermişler. Biz konuşurken başkaları da geldi. Hep beraber açılış saatini beklemeye başladık. Beklerken gişeden öğrendik ki insanlar birleşiyor, 40 kişi olunca da açılış tarihinden önce toplu bilet rezervasyonu yapıyorlarmış. Dolayısıyla gişede bazen bilet kalmıyormuş bile. Biz Ayşegül ve annesiyle sohbeti koyulaştırırken açılış saati geldi. Biletler o kadar çabuk satılıyorduki anında yere karar vermek gerekiyordu. Gişe görevlisi bizim günlerdir hatta haftalardır süren bu olağanüstü çabamızdan etkilenmiş olacak ki acele biletleri kesti. Benim arkamdaki beyler arka sıradaki son koltukları aldılar desem inanır mısınız? Sonuç olarak; ben, Ayşegül ve annesi büyük savaş kazanmış muzaffer komutan edasıyla birbirimizi tebrik ettik. On dakika önce tanıştığımızı unutup, sarılıp öpüşüp oyunda görüşmek üzere ayrıldık. Hayatımda hiç bu kadar mücadeleli bir tiyatro bileti almamıştım. Herhalde bu bileti ömür oyu saklayacağım.

2 Mayıs 2009 Cumartesi

Çetin'im Tekindor'um.


Ankara'da tiyatro seyircisi yok diyene "Kanlı Nigar'a bi bilet al bakalım" demek lazım. Şahsen ben yaklaşık 4 aydır Kanlı Nigar, Fosforlu Cevriye gibi Devlet Tiyatrolarının oyunlarına bilet bulmaya çalışıyorum. Ama bugüne kadar başarılı olamadım maalesef. Tiyatro biletleri temsilden 13 gün önce, gişelerde saat 10.00'da, mybilet.com'da 10.10'da satışa çıkıyor. Ama millet herhalde gişenin önünde kuyrukta bekliyor. Ben satışa çıktığı gün dahil internetten bilet bulamadım daha. Bu ne tiyatro aşkıdır Allahım:)

Nisan ayında tesadüfen gazetede tiyatrolara göz gezdirirken, Çetin Tekindor'un oynadığı ve Adana Devlet Tiyatrosu'nun sahneye koyduğu "Rita'nın Şarkısı" isimli oyuna rastladım. Oyun Şinasi sahnesinde tam dört gün oynayacaktı. Daha oyunun sahnelenmesine bir hafta vardı ama tabiiki hiçbir gün için bilet bulamadım. Mayıs'da tekrar Ankara'ya geleceğini duydum oyunun. Karar verdim artık bu fırsatı kaçırmayacaktım.

Sonuçta en sevdiğim, lise yıllarımdan beri özellikle sesine, tarzına, beyefendiliğine, oyunculuğuna hayran olduğum sanatçı idi O... Küçük Ağa'daki oyunculuğunu kim unutabilirki. O yıllardan beri onun oynadığı her diziyi, filmi izlemişim. Hatta üniversite yıllarımdan kalma bir anım bile var Çetin Tekindor'la. Tutmayın anlatıcam.

Ben üniversite ikinci yada üçüncü sınıftayım. Bilkent'de Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi'nin içinde Mozart kafe vardır ki okulda orada Kievski yemeyen, limonata içmeyen yoktur yani. Muhteşem yemekleri vardır. Fırsat buldukça gideriz öğle arasında. Yine bir öğlen yemeğe gittik arkadaşlarla. Arka masaya bir grup tiyatro öğrencisi gelip oturdu. Belli ki kalabalıklar ve aralarında hocam diye hitap ettikleri biri de var. Arkam onlara dönük ama seslerini çok rahat duyuyorum. Öğrencilerden biri "Hocam siz buraya buyrun lütfen" dedi. Bir diğeri "Hocam lütfen siz rahatsız olmayın. Ben alayım yemeğinizi. Ne arzu edersiniz acaba?" diye sordu. İşte o anda tam arkamda son derece tanıdık ve gür bir ses "BİR PİZZA ALABİLİR MİYİM LÜTFEN" diye cevap verdi. Allahım, büyük Allahım!!! Olamaz, yoksa yoksa bu ses O'na mı ait? Bir insan bu kadar anlamlı, bu kadar şiirsel pizza isteyebilir mi? Belli ki Çetin Tekindor'un muhteşem sesine aşina olan yalnız ben değildim. Birden, her zaman bir derbi maçının tribününü andıran Mozart Kafe'nin kalabalık ve gürültülü güruhu içinde bir sessizlik oldu. Masalardan yükselen kafalar yavaşça o sesin geldiği yöne döndü. Bende döndüm. Evet kesinlikle O'ydu. Gidip yanına "Merhaba, ben sizin en büyük hayranlarınızdan biriyim." demek istedim. Ama tabii ki cesaret edemedim. Eh adamcağız eminim bunalmıştır benim gibi yemek zamanı rahatsız eden mendebur hayranlardan. Onunla tanışamadım ama aynı ortamda yemek yemek şerefine nail oldum:)) Eh şimdi Ankara'ya gelmiş tekrar kaçırır mıyım?

Bana uygun olan perşembe günü için internet bilet satış saatini beklemeye başladım. Hatta kaçırmayayım diye telefonumun saatini bile kurdum. Saat tam 10.10 da girdim mybilet'e... Allah Allah ses seda yok. "Tabii canım bugün 1 Mayıs, belki geç açılır satış gişesi" diye düşündüm. Ama yine de işi garantilemek için Şinasi sahnesine telefon açtım. Saat 10.20 daha. O da ne!!! Gişe görevlisi:"Biletimiz kalmadı." dedi. Bu nasıl iş kardeşim. İnsanlar yemeyip içmeyip, mis gibi tatil günü sabah saati tiyatro gişeşine mi koşuyor? Kimdemiş Türkiye'de Tiyatro izlenmiyor diye... İZLENEMİYOR KARDEŞİM İZLENEMİYOR...

Ama bu sefer kararlıyım. Yarın sabah pazar günü filan dinlemeyip saat 9'da gişenin önünde olacağım. Ve mutlaka bilet alacağım. Alınca da buradan duyuracağım. Gazamız şimdiden mübarek olsun:))
ALLAH ALLAH ALLAH ALLAH, KİM TUTAR BENİİİİİİİİİİİ........

1 Mayıs 2009 Cuma

Cesaret Dayı...

Bir süredir bloguma giremiyorum. Yoğunluklan olduğunu filan zannetmeyin sakın. Turuncu manifestomda aldığım kararlara uyamadığımdan...Aradan neredeyse iki ay geçmiş ama maalesef dişe dokunur bir gelişme olmadı henüz. Kilom hala aynı (Hatta biraz artmış bile olabilir.) Hala spor yapmıyorum, koşu bandımı hiç kullanmadım, havuza da yazılmadım. Artık televizyon yerine bol bool DVD izliyorum. Eh eskisinden pek farkılı değil yani...

Gelelim günün konusuna...

Hepimiz genelleme yapmayı severiz. Özellikle insanlarla ilgili genelleme yapmak onları anlamayı kolaylaştırır sanki. "Karadenizliler genellikle cin fikirli, açıkgöz ve çalışkan olurlar. Akdeniz insanı rahat ve sakin yapıda olur. İngilizler somurtgan, Amerikalılar güler yüzlüdür" Hatta mesleklerle ilgili genellemeler de yaparız. Avukatlar çok konuşur, doktorlar biraz kibirlidirler.(O kadar yıl okursam bende de biraz kibir olur herhalde.) Adı üstünde genelleme... Hepsi öyle olacak diye bir kural yok tabi. Kamyon şoförleri de genellikle suratsız, yorgun ve anlayışsız olurlar. Belki hepsi öyle değildirde benim son zamanlarda karşılaştıklarım biraz öyle..
Ama bugün karşılaştığım kamyoncu dayı, gördüğüm en komik, en güleryüzlü ve en konuşkan uzak yol şoförüydü. Adı da kendi gib ilginç; CESARET BERK. Böyle bir isim koymak cesaret ister gerçekten... Cesaret dayı ile önce yol tarif etmeye çalışırken konuştum. Ama bu konuda ki beceriksizliğim sayesinde adamcağız koca sanayiide kayboldu. En sonunda belirgin bir noktaya gelmesini istedim ve arabayla gidip onu aldım. Şirkete geldiğimizde anladık ki aslında çok farklı yerlerden bahsediyormuşuz birbirimize... Hani insan birini ilk görüşte ısınır ya. Cesaret dayı da öyle işte. Bütün sanayiyi sayemde baştan sona gezip, geri gelmesine rağmen, kocaman bir gülümsemeyle selam vererek indi arabadan. Belli ki İstanbul'dan gelene kadar kimseyle konuşamadığından dili şişmiş olsa gerek. 10 dakika içinde, makineli tüfek gibi lisede okuyan çocuklarından üniversitede okuyan yiğenlerinin yaşam tarzına, karısının kilo probleminden Ankara'nın keçiboynuzlu kavşağına kadar bilimum şey hakkında bilgi sahibi oldum sayesinde. Ama konuşması hiç rahatsız etmedi. "Yemek ısmarlayayım aç mısınız" dedim. Hiç itiraz etmedi. Gülerek "Eh olur" dedi. Hatta "2 porsiyon çok olur 1,5 yeter" diyerek beni dumur etti. 123 kilo olduğunu da özellikle belirtti. Kendiyle bu kadar barışık ve rahat bir şoför daha görmemiştim. Bizim elemanlarla hemen kaynaştı. İlk kez gelmesine rağmen (ben dahil) herkesin isimlerini öğrenip onlara isimleriyle hitap etmeye başladı. Epi topu bir saat süren beraberliğimizde bizi kendisine hayran bırakarak yine geldiği gibi kocaman gülümsemesiyle gitti. Karar verdim bir daha İstanbul'la işim olursa Cesaret dayıyı çağıracağım. Vee birde kamyoncular hakkında genelleme yapmayacağım...

9 Mart 2009 Pazartesi

Turuncu Manifesto...

Dınınınıııııım....
Bugün 9 Mart 2009. 8 Mart Dünya Kadınlar Gününün akabinde bazı kararlar aldım. Ve bunları uygulama konusunda çok kararlıyım. Neden turuncu diye sormayın. İçimden öyle geldi.

Bir zamandır kendi hayatıma hakim olamadığım gibi bir duyguya kapılıyorum. Geriye baktığımda şimdiden "keşke şöyle yapsaydım" dediğim çok şey oldu. Bunlara bir DUR demem lazım. Şimdiiiii kararlarımı açıklıyorum;

1- Derhal kilo vermek için çalışmalara başlayacağım:
Bu kısa süre içinde olmaz farkındayım. Bu sebeble çalışmalarıma başlayacağım diyorum. Daha önce gittiğim diyetisyenlerin elimde olan ve işe yarayan diyet menülerini tekrar çıkarıp bakacağım ve onlara mutlaka uyacağım. Daha çok öğün daha az yemek. Kahrolsun tatlılar, yaşasın sebzeler...

2- Düzenli spor yapacağım:
Haftada en az 3 gün düzenli yürüyüş yapacağım. Satıcıyla eve geç teslim edildiği için çatır çatır kavga ettiğim ve (utanarak söylüyorum) epi topu 3 kere kullandığım yürüyüş bandını artık kullanıma geçireceğim. Kullanılmaya kullanılmaya çürüyecek bu gidişle... Yüzme en faydalı spor olduğu için çevredeki muhtelif havuzlardan teklif alıp en kısa sürede bir havuza kaydımı yaptıracağım.

3- Hedeflerimi gözden geçireceğim:
Uzun zamandır sanki yapmak istediğimi değilde yapmam gerekeni yapıyormuşum gibi hissediyorum. Bu durum beni yavaş yavaş depresyona sürüklüyor. Yıllar sonra artık çok geç dememek için şimdi hedeflerimi, nerede olduğumu ve nereye gitmekte olduğumu tekrar gözden geçireceğim.

4- Daha az TV daha çok sosyal yaşam:
Bugünden itibaren daha az televizyon seyredecek ve daha çok sosyal aktiviteye katılacağım. Dün akşam farkettim ki en yakın dostlarım maalesef Tv dizilerindeki karakterler olmuş. Her ne kadar Chuck'tan memnun olsamda, Dexter beni biraz rahatsız etmeye başladı. Gerçek akradaşlarımla daha fazla zaman geçirmeli ve sanal değil gerçek olduğumun farkına varmalıyım.

5-Olumlu düşüncenin gücünü farket;
Bu madde biraz forward edile edile anlamsızlaşan maillere benzedi. Ama ben olumlu düşüncenin iyi şeyleri çağırdığını düşünenlerden olmak istiyorum. Öyleyim demiyorum. Olmak istiyorum. Bu sebeble bundan sonra hergün en az bir kez güzel birşey düşüneceğime söz veriyorum...

6-Empati yapmayı öğren;
İnsanlara kızmadan önce onları anlamaya çalışmaya çalışacağım. Kendimi onların yerine koyacağım:???? Belki böylece saçımdaki beyazlar daha yavaş artarlar. Böyle giderse 40 yaşımda saçımda siyah saç kalmayacak...

7-"BUGÜN YAP" felsefesi;
"Bugünün işini yarına bırakma" ile "Günü yakala" felsefelerinin karışımı olarak bu felsefeyi benimseyeceğim. Farkettim ki günlerim önceden kalma yarım işleri tamamlamakla ve bugün yapmam gereken işleri "sonra yaparım" diye yarım bırakmakla geçiyor. Buna bir dur demem gerek. Buna tüm yarım işlerimi haftasonuna kadar bitirip günlerimi sıfırlamakla başlayacağım:))

8-Olaylara başka açılarda bakmaya çalış;
Farkettimde bende inatçı çocukların hırçınlığı var. Herşey ancak benim istediğim gibi olmalı. Olmadı mı çok sinirleniyorum. Bundan sonra daha az sinirlenmeye çalışıp daha çok açı değerlendirmesi yapacağım.


Şimdilik 8 madde olsun yine aklıma geldikçe eklemeler yapabilirim...

Elif Şafak'dan Aşk...


İlk kez "Bit Palas" kitabını okudum Elif Şafak'ın... Okumaya başlar başlamaz da sevdim. Çoğu kitaba alışmak biraz zaman alır benim için. Kişileri benimsemek ve olayları yaşamak için başta biraz zorlarım kendimi. Elif Şafak romanları beni hemen içine dahil ediverir. Romanlardaki kişiler hep bizden çevremizden bir gibi olur. En sevdiğim kısmı ise hikayelerin beklemediğiniz şekilde bitmesidir. Tahmin edilemeyen sonları severim ben. Sürpriz olmalı herşey tıpkı hayat gibi....

Bit Palası sevmemde bir sebep daha vardı. Kitabın karakterlerinden biri 1900'lü yıllarda İstanbul'a gelen bir yabancı kadındı. İstanbul'a gemiyle yaklaşırken onun uzaktan görünen siluetini renklerle tarif ediyordu. Bence de şehirlerin renkleri vardır. Onları oluşturan mimari yapıları, önemli özellikleri, kültürü ve kişisel tecrübeleri bir araya getirdiğimizde her şehrin insanların gözünde bir rengi vardır. Mesela İzmir mavidir bana göre. Çünkü yazın başladığı, okulun bittiği ve rahatladığım dönemlerde oraya giderdim. Mavinin huzurunu dinginliğini yansıtır bana göre İzmir. Ankara gül rengidir. Biraz gri biraz kırmızı ve biraz da beyazın karışımıdır. Monotonluğuna, bürokrasinin fazlalığına ve tek düzeliğine rağmen hayatımın en güzel günlerini burada yaşadım.Kırmızı ve beyaz da burada devreye girer işte...

Geçen gün gazetede yeni çıkan kitaplara bakarken Elif Şafak geldi aklıma. En son hamilelik süresinde geçirdiği zor günleri anlatan "Siyah Süt"ü okumuştum. Kitabı geçen sene İtalya'ya Mobilya Fuarı'na giderken almıştım. Uçakta başlamıştım okumaya. Tüm yol boyu devam ettim. Otelden fuar alanına giderken geçen yarım saati onunla doldurdum. Hatta dönüşte Venedik-Slovenya arasındaki muhteşem yollarda otobüstekiler şakır şakır fotograf çekerken ben romanın içinde Elif Şafak'ın yanındaydım. Sonunda dönüş yolunda yine uçakta bitti kitap. O günleri hatırladım birden. Acaba ne zaman çıkacak yeni kitabı derken iki gün sonra kitap ekinin manşetini gördüm.

"Elif Şafak/ AŞK yarından itibaren okurlarıyla buluşuyor..."

Hemen internetten kitapyurdu.com'dan siparişini verdim. Sonunda siparişimden iki gün, kitabın piyasaya çıkışından bir gün sonra kitabımı elime aldım. Yine pazar günü, mutluluk köşemde başladım okumaya... Herkese tavsiye ederim...

İncik boncuk perde


Evime yeni bişeyler yapmayı çok severim. Özellikle evde bulunan ıvır zıvır fazlalıkları kullanarak yaptığım eşyalar benim için çok değerlidir. Elime geçen plastik, renkli kağıt, boncuk, ip, kurdela gibi şeyleri asla atmam. Bu sebeble evimin bir süre sonra çöp ev olacağına inanmaya başladım. Ailemde "Bunu Sena bir yerde kullanır" diyerek kopmuş ve bazı parçaları kaybolmuş kolye ve tesbihleri, eski boncuk çantaları ve benzeri bilimum eşyayı bana getirirler.

Bu boncuklu perdeyi de evde biriken envai çeşit boncuktan yaptım. Yeğenlerimin çocukken kullandıkları küçük çantaların boncukları, kopmuş kolye ve bileklikler, eskiyen ve artık evde istenmeyen boncuktan yapılan çiçekler mutfağımdaki mini fırının ve altındaki kalabalıklığı kapatan bir perde oldu.