21 Mayıs 2010 Cuma

İnsanoğlu...

İnsanoğlu
Bazen sorgular yaşamı
Dününü
Bugününü
Yarınını
Yüreği
Belki
Bir mutluluğa kavuşmanın peşindedir
Belki de
Bir acıdan kaçmanın yorgunluğunda
Telaşlıdır insanoğlu…
Yoğun olduğunda
Yetişememekten
Boş kaldığında
Yetinememekten yakınır
Huzurlu olabilmek için kaygılı
Dinlenebilmek için yorgundur
Çok için yeteni
Yarın için bugünü
Harcar durur
Daha iyi bir yaşam sürmek içindir kavgası
Daha iyisi nedir belki bilmez ama
Onun içindir
Yaşamdan
Gelişi…
Geçişi…
Kötü olduğunda zalimliğinin
İyi olduğunda güzelliğinin
Yoktur bir benzeri
Bazen…
İnsanoğlu sorgulamalıdır yaşamını
Dün,
Vazgeçtikleri sabrettiklerinden
Tükettikleri ürettiklerinden
Bildikleri öğrendiklerinden
Konuştukları dinlediklerinden
Telaşı dinginliğinden
Yanlışı doğrusundan
Erteledikleri tamamladıklarından
Yaşı olgunluğundan
Fazla ise insanın
Bugün,
Aldığı nefesi anlamlı kılabilen
Kendi kadar başkasını da düşünebilen
Vazgeçmek yerine sabredebilen
Tüketmek yerine üretebilen
Bilmek yerine öğrenebilen
Konuşmak yerine dinleyebilen
Ertelemek yerine tamamlayabilen
Hatasızlığı aramak yerine ders alabilen
Yaşlanmak yerine olgunlaşabilen
İnsan olma zamanıdır.
Yarın mı?
İnsan var olduğu sürece vardır yarını
Biz yarın için bugün nasıl olacaksak
Yarın da bizler için öyle var olacaktır…


Selin Alemdar
Gelenek Yöneticisi - Eğitmen

20 Mayıs 2010 Perşembe

Gezdim Gördüm Yazdım 7: Girit




Nihayet bilgisayarımın başına oturabildim. Geleli 1 hafta oldu ama ancak kendimi toplayabildim. Ofiste yığılan işler, tatil sonrası sendromu, bir  konser, seramik gecemiz  derken yazmak için yeni fırsat bulabildim.

Anlatacak çok şey var. Neler yaptım neler. Yeni insanlarla tanıştım, yüzdüm, güneşlendim, kitap okudum, bolca yemek yedim, alışveriş yaptım, dağlara tırmandım, mağaralara indim, göbek attım:)

Şimdi başlayalım anlatmaya...

7 Mayıs sabah teyzemle Atatürk Havalimanında buluştuk. Bizi davet eden firmanın yetkilileri ile birlikte uçak saatimizi beklemeye başladık. Yunanistan'daki kriz ve yaşanan gerginliklerin havaalanlarına yansımasından, uçakların geç havalanıp inişlerinde sıkıntı çıkmasından korkuyorduk ama hiç bir aksilik olmadı. Uçağımız zamanında havalandı. 70 dakika sonra Atina'daydık. Girit-Heraklion uçağımız için 2 saate yakın süremiz vardı. Havaalanında bulunan her turist gibi bizde bu süreyi duty free'lerde değerlendirmeye karar verdik. Teyzemle parfümlere bakıp fiyatları hakkında yorum yaparken yanımızdan biri türkçe olarak cevap verdi. Tanışıp sohbet etmeye başladık. Ömer aslen Filistinliymiş ve üniversiteyi Odtü'de okumuş. 5-6 yıl kadar Türkiye'de yaşamış. Sonra uluslararası bir firmanın Yunanistan ayağında çalışmaya başlamış. Orada bulunduğu süre içinde Türkiye'yi hiç unutmamış. Bize birer fincan kahve ısmarladı ve Türkiye'den, politikadan, fenerbahçeden, Ankara'dan bahsettik. O kadar özlemiş ki türkçe konuşmayı sordukça sordu. Bizde anlattıkça anlattık. Bir Filistinli ve iki Türk Atina Havaalanında yarım saate bir dünya sığdırdık.

Odamızdan deniz manzarası

Girit-Heraklion uçuşumuz yarım saat sürdü. Burası Girit'in başkenti ve en büyük şehri. Havaalanından şehire 20 dakika mesafede Hersonissos' da bulunan otelimize yerleştik. Yaz ve deniz mevzimi Girit'e çoktan gelmişti. Yol yorgunluğunu atmak için kendimi Akdeniz'in soğuk ama dinlendirici sularına bıraktım. Su Ege'nin serin denizine alışkın olanlar için bile oldukça soğuktu ama çok çok iyi geldi.


Akşam yemeğinden sonra taksilerle Hersonissos'a gittik. Burası bizim tatil yörelerimizdeki küçük şehir merkezlerinden farksızdı. Bolca cafe bar, restoran (Yunanlıların değimiyle Taverna), hediyelik eşya dükkanları ve marketler... Girit'in en önemli simgesi zeytinleri, zeytinyağı ve zeytin ağaçlarından yapılan eşyaları. Her köşe başında, her dükkanda bolca zeytinyağı ve zeytinyağı sabunlarına rastlıyorsunuz. Bir de Heraklion yakınlarında bulunan Minos Uygarlığının Knossos Sarayına ait kalıntılardan türetilen seramik ve silikon hediyelik eşyaları var. Hepsi bu kadar.



Deniz ve güneşi o kadar özlemişiz ki ertesi günde öğleden sonraya kadar sahilde oyalandık.


Akşamüstü bizi davet eden Plastika Kritis firmasının 40. yılı dolayısıyla düzenlediği toplantıya katıldık. Önce üretim tesislerini ve fabrikayı gezdik. Konuşmalardan sonra bizi oldukça kalabalık bir grupla birlikte (yaklaşık 400 kişi) yemeğe götürdüler. Yunan'lılar öğle arasında siesta yaptıklarından öğle yemeğini saat 3'de akşam yemeğini de 10'da yiyorlarmış. Bizim yemekte 10.30'da ancak başlayabildi. Aralarda bolca danslar, sirtaki ve halaylar çekildi. Yunanlılar eğlenmeyi çok seviyorlar, çok rahat ve neşeli  insanlar. Özellikle bizim ev sahiplerimiz çok sıcakkanlı ve güleryüzlülerdi.




Ertesi gün kahvaltıdan sonra otobüslerle güneyde bulunan Lassithi Platosunun kenarında, mitolojiye göre Zeus'un mezarı bulunan mağarayı görmeye gittik. Oldukça dik yamaçlardan, zeytin ağaçları arasından, bazen iki arabanın yan yana geçemeyeceği dar yollardan geçtik. Dağı aşar aşmaz karşımıza kocaman yemyeşil tarım alanlarıyla kaplı bir plato çıktı. Zeus'un mağarasına ulaşmadan önce dağın zirvesine yakın ve platoya nazır küçük bir kafede birer portakal suyu içtik. Yeniden tırmanmaya başladık ama bu sefer tabanvayla. Kondüsyonu yüksek, düzenli spor yapanların bile zorlandığı 30 dakikalık tırmanışımızı kan, ter içinde soluk soluğa tamamladık. Yukarıdan dağın tepesinden manzara muhteşemdi.





Mağaranın içine girince gözlerim yuvalarından fırladı. Çünkü mağaranın zeminine doğru dik ve dar merdivenlerden aşağıya inmek gerekiyordu. Benim gibi yükseklik korkusu olan insanlar için yalnız tek kenarında korkuluğu olan bu ıslak ve karanlık  merdivenler kabus gibiydi. Ama artık buraya kadar çıktıysam devamını getirmeliydim. Yavaş yavaş inmeye başladım. İndikçe mağaranın içindeki sıcaklık düşmeye, nem miktarı artmaya başladı. Ara sıra da olsa kafamı merdivenlerden ayırıp etrafa bakabiliyordum. Mağara duvarlarında ilginç sarkıt ve dikitler oluşmuştu. Mitolojiye göre Zeus'un mezarı bu garip kaya parçalarının birinin arkasındaymış. Hangisi olduğu belli olmadığından belirli bir iz yada ibare yok. Aşağıya kadar inebildiğimde biraz hayal kırıklığına uğradığımı itiraf etmem lazım. Mersin'de cennet cehennem mağaralarından biraz daha derin, ama görünüş itibariyle pek fazla farklılık yoktu.





Zorla indiğimiz 200 basamağı geri çıktık ve 30 dakikada tırmandığımız dik yokuşlu yolu tekrar indik. Son iniş, karşıma çıkan yılan yüzünden biraz daha hızlı oldu. Gerçi yılanı görür görmez çığlığı bastığımdan hayvan son sürat uzaklaştı. O mu yoksa ben mi daha çok korktum tartışılır:) Nihayet otobüsün yanına vardığımda, sevincimden eğilip toprağı öpesim geldi ama arkadaşlar Yunan toprağı olduğunu hatırlatınca vazgeçtim:)

Plastika Kritis yetkilileri böyle bir tırmanıştan sonra güzel bir yemek yenir diye düşünmüş olacaklar ki bizi akşam ki tüm ekiple birlikte yakınlarda bulunan bir dağ restoranına davet ettiler. Öğle yemeğinde Girit müziği ve Girit yemekleri vardı. Onlar için öğle yemeği akşam yemeği kadar önemli olduğunda önce çeşit çeşit mezeler geldi. Lor ve tulum karışımı az tuzlu ve az yağlı peynirleri sofradakiler tarafından pek beğenilmese de ben bayıldım. Özellikle ikram ettikleri keten tohumlu ekmekle beraber muhteşem gitti. Onunla birlikte sarma ve  Girit'e has el yapımı erişte geldi. Damak tadımızın bu kadar birbirine yakın olması aslında kültürlerimizin ne kadar birbirine benzediğinin göstergesi.



Bu arada 5 kişilik Girit Halk Dansları ekibi bize çok güzel gösteriler hazırlamışlar. Önce geleneksel kıyafetleri sonra mavi beyaz denizci kostümleriyle dans eden bu güler yüzlü gençleri herkes ilgiyle izledi.


Ekip gösterileri bittikten sonra masaları gezip isteyenleri halaya kaldırdı. Bizde hiç itiraz etmeden kalktık. Halay gittikçe büyüdü. Sahneye sığmayınca masalar arasında devam ettik. Tam anlamıyla uluslararası bir paylaşımdı. Türk, Yunanlı, Romen, Polonyalı, Rus, Bulgar hepimiz yanyana, Girit ezgileriyle halay çektik. Çok eğlenceliydi.


Sonra çok ilginç birşey oldu: Şirketin genel müdürü Michael eline mikrofonu aldı:
"-Şimdi Türkiye'den gelen dostlarımız için Türk ezgileri çalıyoruz ve onları da sahneye davet ediyoruz" dedi. Biz kırk yıllık dansçılar gibi başladık döktürmeye. Türkiye'yi temsil ediyoruz ya, içimizdeki Mezdeke ortaya çıktı. Ben hayatımda kardeşimin düğününde bile bu kadar göbek attığımı hatırlamıyorum. Biz kıvırdıkça izleyenler çoştu. Tüm masalar etrafımızı sardı. Herkes hararetle el çırparak yada ıslık çalarak katıldı. Finali hep beraber Türk göbek havalarıyla yaptık, süper oldu.

Ertesi gün sabah bacaklarım uzun süre yürümeyi reddetti. Dağa tırmanış, mağaraya iniş, çıkış sonra tekrar dağdan iniş ve arkasından oyun havaları, ağır bedenimi zor taşıyan ayaklarıma fazla geldi. Kahvaltıdan sonra öğlene kadar biraz daha deniz keyfi yaptık ve havaalanına doğru yola çıktık. Heraklion-Atina, 2 saat Atina Havaalanında bekleyiş, Atina- İstanbul. Gece saat 22.00 sularında İstanbul'daydık.


Tatilimiz kısa ama dolu dolu geçti. Biraz daha vaktim olsaydı Heraklion yakınlarındaki Knossos saraylarını gezmeyi çok isterdim. Hatta bir araba kiralayıp Girit'in batısında bulunan ve Türklerin Girit'e ilk yerleştikleri  Hania kentine giderdim. Bir daha ki sefere inşallah...


4 Mayıs 2010 Salı

YGS (Yunanistan'a Giriş Sınavı)

Son iki haftadır YGS ( Nam-ı Diğer Yunanistan'a giriş sınavı)  ile uğraşmaktaydım. Çalıştığımız ve  ürünlerini sattığımız firmalardan biri bizi teyzemle birlikte Yunanistan'ın Girit adasına 3,5 günlük bir geziye götürecekti. Bu gezi için önce pasaportumu uzatmam gerekiyordu. Ben sallana sallana sabah saat dokuzda Ankara Emniyet Müdürlüğü'ne gittim. Önümde yalnızca 270 kişi olduğunu görünce gözlerim faltaşı gibi açıldı.  Orada tesadüfen öğrendim ki yeni çıkan bir kararla Avrupa ülkeleri 10 yıldan eski pasaportlara vize vermiyorlarmış. Yeni pasaport çıkartma kuyruğu çok daha uzun. Ertesi gün sabah erken gelirim sıraya kalmam dedim. Ancak ertesi gün sabah saat 07.50'de orada olmama rağmen yine önümde 110 kişilik bir sıra vardı. Önce sıra alma sırası, sonra parmak izi alma sırası, sonra belgeleri verme sırası derken, işim 11'e  doğru ancak bitti.

Ertesi gün pasaport almak içinde 1 km.'lik sıra bekledikten ve bize bu izdırabı yaşatanlara beslediğim güzel duyguları içimden sıraladıktan sonra nihayet pasaportumu aldım ve vize işlemlerine başladım. Anladım ki vize için gerekenleri temin etmek pasaport için gerekenlerden daha çetrefilli. Özellikle bir biometrik fotograf var ki evlere şenlik. Öncelikle bu fotografın belirli bir formatı var. 3,5 cm'e 4,5 cm ebatlarında olacak. Alından çeneye 32-36 mm. olacak. Suratında makyaj, hafif bir ruj bile olmayacak. Küpe, kolye, gözlük yasak. Gülmeyeceksin, sırıtmayacaksın. Alnın, kulakların kabak gibi ortada olacak. Haliyle photoshop filanda yasak. At hırsızı gibi iğrenç bi fotograf... İşin ilginç tarafı her fotografçı bilmiyor. Bilenlere fotograf çektirirken mutlaka Yunansitan için istediğinizi söylemeniz gerek. Her ülkenin talepleri farklı.  Doğru fotografı yakalamak için ben iki, teyzem tam dört defa çektirdi.

Ayrıcaaaa bir yığın şirket belgesi getireceksin. Banka cüzdanlarında 3 aylık hareket dökümü olacak. Kredi kart ekstrelerin bankadan onaylı olacak ve limit bilgileri mutlaka görünecek.  Kalacağın otelin bilgileri,  elektronik uçak biletin olacak. (Rezervasyon kabul edilmiyor) Seyahat sağlık sigortası yaptıracaksın. Dilekçeler yazacaksın. Davetiyen olacak.......

Liste oldukça uzun. Bir hafta boyunca hiç gitmediğim kadar bankaya gittim. Kuyruklarda bekledim, aldım verdim, biriktirdim, dosyaladım, ödedimmmmm

Nihayettt Salı günü sabah saat 10'da teyzemle birlikte Y.G.S.miz için Yunanistan Büyükelçiliği'ne geldik. İçeri girmek kolay oldu. Ancak vize görevlisi beyefendi teyzemin kredi kartı extresindeki limitini göremediğinden ve e-biletlerimizin bilet numaralarını yeterli bulmadığından geri çevirdi. Hemen eksiklerimiz 2 saat içinde tamamlayıp tekrar müracat ettik. Nihayet elimizde teslimat fişimizi sallayarak kupa kazanmış olimpiyat sporcuları edasıyla çıktık. 3 gün sonra vizelerimizi aldık. Bu kadar uğraşıp bir dünya evrak topladıktan sonra ancak 3 haftalık, 10 gün süre kalmalı ve tek giriş hakkı olan bir vize verdiler.

Yunanistan Giriş Sınavı'mızı başarıyla vermiş bulunuyoruz galiba.  Şimdi seyahatimiz için gün saymaya başladık. Yolculuk 7 Mayıs'daaaaaa....

Resim buradan

26 Nisan 2010 Pazartesi

Konserimiz vaaarrrr!!!!



Nihayet konser gününe yaklaştık. Hatta iki gün kaldı diyebilirim. Bak şimdi heyecanmaya başladım. Eylül ayından beri çalıştığımız şarkılarla konser vereceğiz. Şefimiz TRT Ankara Radyosu'nun önemli seslerinden ve değerli şeflerinden Vedat Kaptan Yurdakul. Bizler de Botaş Türk Sanat Müziği Korosu'nun nacizane koristleri ve solistleriyiz. Bendeniz de solistlerden biriyim:)) Hem beni hem arkadaşlarımı yalnız bırakmayacak herkese şimdiden çook çook teşekkürler.

Ilık bir bahar akşamında  keyifli  bir konser seyretmek isteyen herkesi bekliyoruz.


Tarih: 28 Nisan 2010, Çarşamba
Yer: Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi
Saat:19.30

Konserimiz ücretsizdir.


resim için kaynak

20 Nisan 2010 Salı

Süpermen Türk olsaydı Pelerinini Annesi Bağlardı


Bu başlık bir kitaba ait. Hemde Ahmet Şerif İzgören'in son yazdığı kişisel, toplumsal gelişim adına yapılması gerekenleri anlattığı muhteşem bir kitaba. Elma Yayınevi'nin müdavimlerinden biri olarak kitabı yayınlandığı tarihlerde satın aldım. Ama ancak birkaç gün önce elime alma fırsatım oldu. Şerif Hoca'nın diğer kitapları gibi elime aldım ve bir daha bırakamadım. Kâh kahkahalar atarak, kâh gözlerim dolarak okudum kitabı. Bizim hikayemizi, bizden örnekler vererek anlatıyor Şerif Hoca... Yaptığımız hataları, doğruları, içimizdeki iyi insanları anlatıyor. Bence bu kitabı herkesin okuması gerek. Özellikle başımızdaki büyüklerin!!!



İlk defa ODTÜ'de tez yazarken tanıştım onun kitaplarıyla. Konum renkler olunca bir arkadaşım Şerif Hocanın "Dikkat Vücudunuz  Konuşuyor" adlı kitabını önerdi. Okudum bayıldım. Meğer konuşma tonumuz, duruşumuz, otururken pozisyonumuz ne kadar önemliymiş. Tesadüfen babamda okudu. O da çok sevdi, üniversitede kendi öğrencilerine hediye etti. Sonra A. Şerif İzgören'in seminerlerini takip etmeye başladım. Bilkent, Hacettepe, Odtü... Şerif Hoca nerde ben orda...


Birgün İstanbul'a giderken Ulusoy'da "Şu hortumlu dünyada fil yalnız bir hayvandır" kitabını gördüm. O güne kadar yolculukta pek kitap okuyamazdım. Ama Hortumlu kitap o gece bitti. Nerdeyse yolculuğun bitmesini istemedim. Sonra o kitap benim başucu kitabım oldu. İnsanın hayatını gözden geçirip aslında ne yapmak istediğini ve şuanda ne yaptığını sorgulatan süper bir kitap.  İçim sıkıldığımda açıp onu okudum. Arkadaşlarıma hediye ettim. Bence "Şu Hortumlu Dünyada Fil Yalnız Bir Hayvandır" ilk ve ortaokulda okutulmalı çocuklara. Sırt kitabın adının hikayesi için bile okunur kitap:))

Yıllar sonra bir kezde 30 kişiyle beraber "Yönetim Becerileri" eğitimine katıldım. Muhteşemdi. Ülkesini bu kadar seven insana az rastlanır herhalde. Sırf Türkiye sevgisi ve hizmet bilinciyle Uğur Böcekleri Projesi kapsamında eğittiği gençlerle beraber Türkiyenin en ücra köşelerindeki köy okullarına, hapishanelere, hastanelere, Çocuk Esirgeme Kurumlarına ücretsiz eğitimler veriyor. Kimini hayata hazırlamak, kimini yeniden kazanmak için  mücadele etmeyi, inanmayı, dürüstüğü, ülke sevgisini, iş ahlakını, hoşgörüyü  anlatıyor. Biraz konuşma becerim olsaydı Uğur böceklerine katılmak için bir dakika durmazdım.

Lütfen Ahmet Şerif İzgörenin en az bir kitabını okuyun. Çevrenizdeki gençlere hediye edin onlarda okusunlar. Belki birilerinin hayatı değişir. Belli mi olur:)

Şehirli saat




Şehir temalı çalışmalara devam. Bu saati yine seramikten yaptım. Rakamlar yok. Yalnızca küçüklü büyüklü yeni eski evleri, ormanı, meyve ağaçları ve arabalarıyla küçük bir şehir var saatin çevresinde.
Yalnız ilk olduğu için bazı aksaklıklar oldu maalesef. Mesela saatin mekanizma kısmının konulacağı kısmı çok kalın yapmışım. Dolayısıyla akrep ve yelkovanın rahat hareket edebilmesi için boyanmış tablanın arkasından jet taşı ile biraz inceltmek gerekti. Bu işi işyerinden bir arkadaşım yaptı.Sonya boyanmış verniklenmiş plakayı tekrar boyadım, vernikledim. Uygun akrep ve yelkovan için evdeki bir saati bozmam gerekti. Bir sonraki saat çalışmasında bunları da düşüneceğim.

Son olarak hem ortadaki plakayı hem kenardaki evleri, ağaçları tutacak bir plakaya ihtiyacım vardı. Şeffaf  yuvarlak bir parça pleksi kestirdim Ayrıca pleksi üzerine kumlu dekor folyoları kullanarak bulutlarda yaptım. Televizyonumun üzerine baş köşeye astım saatimi...

Sonuç resimlerde gördüğünüz gibi oldu:)

17 Nisan 2010 Cumartesi

Lüften yani:))


Bu sabah mail kutuma düşen bi fıkra... Çok beğendim. Paylaşayım dedim:) Herkese mutlu haftasonları....


Sicilya'nın bir kasabası varmış ki kadınları hiç rahat durmaz, ikide bir kocalarını aldatırlarmış.

Kasabanın yaşlı papazı kocasını boynuzladıktan sonra doğru günah çıkartmaya gelen bu kadınlardan bıkmış.Yine birgün
'Papaz efendi şeytana uyup kocamı aldattım. ' diyerek karşısına geçip günah çıkartmak istediklerinde papaz sinirlenmiş ve
'Ayıptır günahtır, boyuna kocamı aldattım diye geliyorsunuz, bari ayağım taşa takıldı deyin ben anlarım…' demiş.

Kadınların da işine geldiği için artık kimse kocamı boynuzladım demez 'papaz efendi ayağım taşa takıldı' diyerek konuyu açarlarmış… Derken yaşlı papaz ölmüş yerine bir başka papaz gelmiş ve bakmış ki kasabanın kadınları aşırı derecede namuslu. Taşa takılıp düştüklerinde oraları buraları açılıyor diye günah çıkartmak istiyorlar…

Doğru belediye başkanına gidip durumu anlatmış ve derhal kaldırımların düzgün olarak onarılmasını istemiş ama duruma vakıf olan başkan katılırcasına gülmeye başlayınca papaz şaşırmış ve şöyle demiş :

'Sayın başkan gülüyorsunuz ama en çok da sizin eşiniz taşa takılıyor… Lütfen yani…'



Dire Straits - Walk Of Life

Fotograf benden; Milano, Nisan 2006