15 Nisan 2010 Perşembe

Çok mu şey istiyorum...


Sıcak yaz günü,
Akşamüstü esintisi,
Eski bir taş ev,
Mavi panjurlar,
Kalın Duvarlar,
Çiçek işlemeli Şile bezi beyaz perdeler,
Pencerede mavi beyaz tenekeler,
Tenekelerde sardunyalar,
Açık mutfak kapısı,
Kapıda dalgalanan renkli ahşap boncuklu sineklik,
Kapının üstünde sallanan rüzgar gülü,
Duvara dayalı kırmızı bisiklet,
Bahçede ayağı aksayan eski tahta masa,
Masanın üstünde elişi beyaz masa örtüsü,
Onun üstünde kırmızı saksıda fesleğen,
Eski iki tahta sandalye,
Sandalyede uyuyan anne kedi ve minik yavrusu,
Bahçede iki kalın kayısı ağacı,
İki ağaç arasına hamak,
Hamakta gözleri kapalı ben,
Kulaklarımda uzaktan gelen dalga sesleri,
Burnumda fesleğen kokusu,
Tenimde rüzgarın dokunuşu...

                                        

Zorba The Greek

Resim: Flickr

Japon Evleri


Bu evlerinde ilhamı Japonlardan...  Evimin renklerine uysun diye kırmızıya boyadım.  Ön duvarlarına ağaç motifleri çizdim. Vernikledim. Pencerelerine çilekli perdeler taktım. İçlerine küçük ampuller yerleştirdim. Altları boş. İstenirse lamba yerine mumlarda konabilir. Böylece balkon bahçe gibi yerlerde de kullanılabilir. Yine lamba oldular. Evde lambadan adım atacak yer kalmadı:))





Billy Joel - Piano Man

14 Nisan 2010 Çarşamba

Büyükada Evi


" Norveçli Stein-Gunnar Sommerset, yaşamak için İstanbul’u seçen yüzlerce Avrupalıdan biri. Ancak onu diğerlerinden farklı kılan, İstanbul’daki seçimleri. Orhan Pamuk’un “Kara Kitap”ını iki kez okuduktan sonra çok etkilenen ve Türk kültürünü keşfetmek üzere yola çıkan Sommerset’i İstanbul’a asıl çeken tarihi evlere olan merakı. İstanbul’daki eski ahşap binaları ve bu binaların kaderlerine terk edildiğini görünce “Bunlardan en azından bazılarını kurtarmalıyım” diye düşünen Sommerset, 2005’te biri Büyükada’da, ikisi Süleymaniye’de 3 tane, 100 küsur yıllık ahşap ev satın almış. Beş yıldır bu evlerin restorasyonuyla uğraşan Sommerset, bugüne dek evlerin restorasyonuna 100 bin liradan fazla harcamış."

İşte beni çeken ve bu evi yapmama neden olan şey milliyet'te okuduğum bu yazı ve üzerindeki küçük fotograftı. Restore edilen evi çok beğendim bende seramikle aynısını yapmaya karar verdim. Ben bu aralar çok sevdiğim yeşil ve yeşilin tonlarını tercih ettim. Yalı baskılarının uçlarına ışık vermek için biraz yaldız attım. Pencerelerine perdeler yaptım. Bir ara boş vaktimde  panjurlarda ilave edeceğim.





Quin Tango

12 Nisan 2010 Pazartesi

Alışveriş İşkencesi

Haftasonu alışverişe gitmekten nefret ediyorum. Çok mecbur kalmadıkça özellikle saat 12'den sonra büyük marketlere gitmiyorum. Haftaiçi akşamları yada pazar sabahları gidip kalabalıklaşmadan yada firma hostesleri işbaşı yapmadan işimi halletmek çok iyi oluyor. Ama maalesef bu haftasonu geç kalmıştım. Alışveriş yapmam şart olmuştu. Saat 3 gibi Real'e gittim.

Alışveriş listem elimde, kalabalıkta diğer alışveriş arabalarına makas atarak ilerliyorum raflar arasında. Şampuan almam lazım.  Tam bakınıyorum, yanıma 32 dişi görünen cart sesli bir kız yaklaşıyor.
-İyi günler efendim, Filanca şampuanımızı denemek ister misiniz?
-Yok teşekkür ederim ben Falanca kullanıyorum. deyip dönüyorum. Ama o inatçı çıkıyor.
-Ama filanca şampuanımızın şöyle şöyle şöyle özellikleri var. Ben yinede size bir küçük numune vereyim bir deneyin. diyor. Mecburen kabul ediyorum. Yoksa peşimi bırakmayacak belli. Tam gidecekken;
-İsminiz ve telefonunuz lütfeen!! diye sırıtıyor. İsmimi veriyorum ama telefonumu vermek istemediğimi söylüyorumm. Sonunda peşimi bırakıyor. Tabana kuvvet uzaklaşıyorum.

Yoğurt reyonuna yaklaşıyorum. Her zaman aldığım markaya elimi uzatırken bir başka cırtlak sesli sırıtan surat yaklaşıyor:
-İyi günlerrrr hanımefendi, filanca yoğurdumuz bugün indirimli.
-Yok istemiyorum.
-Ama filanca markadan iki adet alırsanız bu şık ve kullanışlı  kaseyi hediye ediyoruz.
-Yok ben istemiyorumm. teşekkürler... Hızla istediğim yoğurdu alıp topukluyorum.

Bu arada bir kez bir yumuşatıcı markası hostesi, bir kez de bir peynir markası hostesi tarafından durduruluyorum.  Hızla meyve reyonuna giderken aralara girmemeye karar veriyorum. Tam oh rahatladım derken birden gözümün önüne kürdana geçirilmiş kızarmış sucuk uzatılıyor.
-Buyrun hanfendi, filan feşmekan markalı sucuklarımızdan bir tane tatmak istemez misiniz??
-Hayır rejim yapıyorumm.
-Olsun bi taneden bişey olmaz.
-hııh??

Nihayet alacaklarımı tamamlayıp kasadaki uzun kuyruğa doğru yollanıyorum. Bir alışveriş gününü daha kapattığım için mutluyum. Bir daha asla pazar günü alışverişe çıkmamaya yemin ediyorum....

Anlatılmaz izlenir...


Cumartesi günü "Ankara Müzik Festivali" kapsamındaki konserlerden birine Igudesman ve Joo'nun  konserine gittim.  Gösterinin  adı "A Little Nightmare Music" di. Bu ikiliyi aylar önce facebookta izlemiştim. O zaman  -Niye böyle gösteriler Türkiye'ye Ankara'ya gelmez diye hayıflanmıştım. Çok istemişim demek ki, isimlerini görünce  biletimi gösteriden iki hafta önce aldım ve tam anlamıyla gün saydım diyebilirim. Sonunda büyük gün geldi.  Muhteşem bir gösteriydi. O kadar sevimlilerdi ki. Mozart da çaldılar James Bond da, Firank Sinatra da. Özellikle I will survive ve All my myself  yorumları muhteşemdi.1,5 saat su gibi geçti. Konser sonunda DVD'lerini imzalatabilen şanslı grubun içindeydim. Fotograflarını çekmeye çalıştım ama o kadar kalabalıktı pek başarılı olamadım.

Facebookta tekrar aradım o videoyu bulamadım. Ama internetten Igudesman ve Joo videoları buldum. Çocuklara, klasik müzik sevmeyenlere mutlaka onları izletin. İnanın kimse onlara kayıtsız kalamaz.

İşte bulabildiğim bir kaç video;

"A little Nightmare Music"

"I will survive"

"All by myself"

"Alla Molto Turca"

7 Nisan 2010 Çarşamba

Garip Rüya...

Benim rüyalarım genellikle aksiyon filmlerine benzer. Genellikle birileri tarafından kovalanırım. Bütün gece koşar dururum. Biraz hızlı koşmayı başarırsam, birazda istersem hemen uçabilirim. En çok ağaçların üst dallarına ve evlerin damlarına tünemeyi severim. Benim rüyalarım arkası yarın gibidir. Gece uyansamda tekrar uyuduğumda aksiyon kaldığı yerden devam eder. Bu durum bir psikolojik rahatsızlık göstergesi mi, çok film  izlediğimden mi yoksa annemin dediği gibi popomun açık kalmasından mıdır bilmem, ama bazı sabahlar rüyada koşturmaktan yorgun uyandığımı bilirim.

Gün gece aksiyon, macera, korku, fantastik bilim kurgu karışımı enteresan bir rüya gördüm. Hadi gündüz niyetine anlatayım;
Rüyamda, (güya) çalıştığımız işyerinin binası "Black Smoke" (Lost izleyenler bilir. Oradaki Siyah Duman) benzeri bir yaratık-insan tarafından istila edilmişti.(Eveeet çok Lost izliyorum biliyorum:) Benimle beraber binada mahsur kalan insanlarla bağrış çağrış bi aşağı bi yukarı koşturup black smoke'dan kaçmaya çalışıyorduk. Bizim black smoke Lost'dakinden biraz daha içli olacak ki, hakkında söylenen kötü sözlere hiç dayanamıyor, yakaladığını başka bir boyuta yada şehre ışınlıyordu. (Rüyamın fantastik -bilim kurgu olduğunu söylemiştim). Bende yakalandım. Beni  İstanbul'a ışınladı sağolsun. Uzun zamandır gitmiyordum iyi oldu.
Biraz gezdim dolandım, sonraa hooop yine Ankara'ya getirdi. (Otobüs parası yok, yollarda zaman kaybetmek yok. Böyle seyahati kim sevmez:)
Sevgili black smoke'cuğum beni tekrar işyerime ışınladığında Nurus'un (Bilmeyenler için Türkiye'nin en büyük ve en iyi ofis mobilyaları üreten firması) patronu Gürhan Gökyay ve kardeşi şirketteydi. Onlarla konuşurken ayaküstü bir dolap çizittirdim. Hayran kaldılar.(Rüya tabbi olacak o kadar) Eskiden mobilya tasarımı ile uğraştığımı söyleyince tekrar eski işime dönmem konusunda israr ettiler. Hatta istersem Nurus'ta çalışabileceğimi de söylediler.  Ben tam kabul edecekken maalesef saat çaldı, uyandım.
Korkuyla başlayan rüyam mutlu sonla bitti. Bu sebepten olacak hala etkisindeyim:))

5 Nisan 2010 Pazartesi

Eğlenceli bir haftasonu...

Haftasonu Aygenciğim Ankara'daydı. Cumartesi günü Ostim'den Elvankent'e ulaşmak için yaptığım 1,5 saatlik maceralı bir yolculuktan sonra birbirimize kavuştuk. Önce Tunalı Hilmi caddesinin cumartesi kalabalığı içinde biraz dolaştık. Bende uzun zamandır  Tunalı'ya inmemiştim.Bu yürüyüş çok iyi geldi. Sonra Hacı Arif Bey'in değişen, yenilenen bahçesinde yemek yedik. Arkadaşımla eski günlerimizi yurt maceralarımızı hatırladık, konuştuk, güldük. Sonrasında Bahçeli 7. caddeye gittik. Güzel cumartesi gününün tadını çıkarmak isteyenler 7. caddeyi'de doldurmuştu. Tüm kaldırımlar, kafeler, pastaneler doluydu. Son olarak üniversiteden tanıdığımız eski arkadaşlarımız Banu ve Ongun'un evlerine gittik. Çok keyifli bir akşamdı. Pazar günü Çengelhan'ın huzurlu tarihi atmosferi içinde, Vehbi Koç'un ilk dükkanının hemen önünde  Divan'da  süper bir kahvaltı yaptık.

Daha sonra müzenin Bodrum katında Henry Kupjack'ın minyatür odalar sergisini gezdik. Gerçeğinin 1/12 ölçeğinde küçültülerek yapılan oda maketleri içinde benim en çok beğendiğim tiyatro kulisiydi.

 Aygenin şansına o gün tam bahar vardı. Kahvaltıdan sonra kaleye doğru kısa bir yürüyüş yaptık. O dar sokakları, sokaklarda oynayan çocukları çok özlemişim. Bol bol fotograf çektik.


 Havada bahar kokusu olunca gezmeye, yürümeye doyamadık. Kendimizi Eymir Gölüne attık.Leyla Serhat ve birkaç arkadaşımızda bize eşlik ettiler.  Göl kenarında uzun ama eğlenceli bir yürüyüşün ardından mis gibi ekmek arası balık ziyafeti çektik.


Pazar günü de böylece bitti.  Aygen'ciğimi İstanbul'a uğurladık. Biz ne Ankara'ya erken gelen bahara ne birbirimize doyabildik. Tadı damağımızda kaldı. Ama Mayıs Festivalinde tekrar buluşmaya karar verdik.