16 Eylül 2010 Perşembe

Senna Design'la Etsy'deyim...


Günlerce uğraştım didindim. Salonda masanın üstü tepeleme malzeme yığılıydı. Boncuklar, kumaşlar, teller, deri parçaları, deniz kabukları, düğmeler... Sonunda 80'e yakın küpe, kolye, bilezik ve yüzük yapmışım. Bir pazar hepsinin fotograflarını çektim. Etsy'de hesap açtım. Yine bir pazar Senna Design olarak satışa başladım. Önce ilk beş küpeni ekledim dükkanıma. Sonra birkaç tane daha... Şimdiye kadar tık yok. Daha siftah yapamadım:(

Yavaş yavaş ekliyorum yaptıklarımı. Bayram dönüşü bir mail geldi. Etsy'de Tootsytwo benim kirazlı küpelerimi Treasury'sine eklemiş. Belki küçük bir olay ama sevimdim iştee:))

Sanırım biraz reklam yapmam lazım. Sayfamı sık güncelleyip ürünlerimi hatırlatmalıyım.

Umutluyum. Bakalım neler olacak:))

Etsy'de buradayım.

14 Eylül 2010 Salı

Biri bana anlatsın...


Eveet kabul ediyorum... Ben bu işi beceremiyoruuuum.

Blogumu açtım açalı "Hah işte bu!" dediğim bir sayfa tasarımım olamadı. Şablonlar filan bende işe yaramıyor. Evdeki bilgisayarımda beğendiğim tasarım işyerindeki bilgisayarda tam bir fiyasko olarak görünüyor. Bişeyleri yalnış yapıyorum.

Sıkıldım artık ve eski klasik şablonlardan birinde karar kıldım. Artık değiştirmeyeceğim:(

resim

O artık bir melek...


Daha küçücük... Ama pek çok insandan daha çok acı çekmiş.

Zaman zaman annesinin blogundan takip ediyordum minik Nehir'i. Hep iyileşeceğini düşünmek istiyordum. Belki de onun yaşında bir çocuğa yakıştıramadığımdan bu ağır ve hain hastalığı...

Çok üzüldüm....

Allah rahmet eylesin. Allah anne babasına ve sevdiklerine sabır versin. Başka söylenecek söz yok artık... 

13 Eylül 2010 Pazartesi

Ailecek bayram tatili...


Bu sene ilk defa Konya'dan uzakta ailecek bir bayram tatili yaptık. Her sene bayramda evimiz babamın öğrencilerinin, arkadaşlarının ve diğer akrabalarımızın akınına uğradığından, neredeyse birbirimizi göremezdik. Bu sene ilk defa babamı ikna edip pazartesi günü İzmir yollarına düştük.

Tatilimizin ilk iki günü aynı zamanda ramazanın son iki günü olduğundan günlerimiz oldukça haraketli geçti. İzmir'in sıcağında oruç tutmak hiç kolay değildi. Neyse ki yeğenlerimle beraber biraz deniz, biraz gölgede şezlong keyfi yapınca çabuk akşam oldu.



Bu sene yeğenlerinden üçü, altın kızlarım, Elif, Merve ve Şeyma ilk defa oruç tuttular. Onlara bayramdan sonra büyük hediyeler var. Bizim ailenin adeti, çocukların ilk tuttukları oruçlar aile büyükleri tarafından satın alınırlar. Amaç onları oruça özendirmek tabii. Ben ilk orucumu büyükbabama satmıştım. Şimdi ki hediyelere bakınca oldukça ucuza satmışım diye düşünüyorum:)



Annemle ablam, arife günü son akşam yemeğimize çok özendiler. Hatta bugünün şerefine babamın en sevdiği yemek kabak kızartması bile yapıldı. Annem biraz titiz olduğundan bizim evde asla ama asla kızartma YAPILMAZ. Çünkü annem bütün kızartma kokusunun perdelere ve evin içine sineceğini ve çıkmayacağının düşünür. Bu sebeple biz ancak dışarda kızartma yiyebiliriz. Yemeğin ne kadar özel olduğunu siz düşünün artık.


Arife iftar sofrasına kabak kızartması yapılırda bayram sabahı ekmek balığı yenmez mi... Çook severim çook.



Mevsimler yazdan sonbahara dönünce sahillerde boşaldı. Bayram tatili bile temmuzdaki kalabalığı yakalayamadı. Bizim için daha iyi oldu. Rahat rahat denizin keyfini çıkardık. Çocuklarla bolca eğlendik. Bende uzun zaman önce aldığım "Uçurtma Avcısı" nı okuyabildim nihayet. Çok hüzünlü ama müthiş akıcı ve sürükleyici bir kitaptı.



Bu çiçekler Seferhisar bölgesine has Kum zambakları. Her yaz sonu bembeyaz açarlardı. Uzun yıllardır düzensiz yapılaşma ve aşırı ilaçlama yüzünden göremiyordum onları. Halbuki çocukluğumda her köşe başında çıkarlardı karşıma. En olmayacak yerlerde kumun içinden bitiverirlerdi. Deste deste koparır evde vazolara kokardık. Muhteşem kokarlardı.

                                                                  

Şimdi nesli tükenme noktasına gelince Seferihisar belediyesi tarafından korumaya alınmışlar. Ağırlıklı olarak görüldükleri bölgeler telden çitlerle ayrılmış ki koparılmasın yada ezilmesinler. Aklımız son anlarda başımıza geliyor ama buna da şükür.

Güzel bir bayramdı. Çok huzurlu ve keyifli oldu. Seneye nasıl kandırsam babamları diye düşünmeye başladım şimdiden :D


Mutluuu Bayramlaaaaar...


-Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan...
-Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık...

-Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp "Çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek...

-Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.

-Küsken barışmak, ayrıyken kavuşmak, suskunken konuşmak bayramdır.

-Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.

-Sonrasında gelen ilk diş bayramdır, ilk söz bayram, ilk adım, ilk yazı, ilk karne bayram...

-Güne gülümseyerek başlamak bayramdır.

-"İyi ki yanımdasın" bayram, "Her şeyi sana borçluyum" bayram, "Hiç pişman değilim" bayram...

-Evlatların mürüvvetini görebilmek, eve dolu bir torbayla gidebilmek, konu komşuyla yarenlik edebilmek, akşamları eskimeyen bir keyifle çay demleyebilmek bayramdır.

-Zamanı donduran eski fotoğraflara nedametsiz bakabilmek, altı çizilmiş eski kitapları aynı inançla okuyabilmek, yol arkadaşlarının yüzüne utanmadan bakabilmek bayramdır.

-Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram..

-Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.

Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.

-Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.

Her gününüz bayram olsun!

Can Dündar

Resim: Devianart

5 Ağustos 2010 Perşembe

Güzel bir haber:)


Dün yazdığım postta Cunda'daki yıkılmak üzere olan Despot evinden bahsetmiştim. 1995 ve 2010 yıllarındaki fotograflarını ekleyip binanın şuanda ne kadar harap hale geldiğine ne kadar üzüldüğümü anlatmıştım. Ama biraz önce çok güzel bir haber aldım. Sevgili Çiğdem, bu binanın ihalesinin sonuçlandığını yakında restore edileceğini yazmış. Alt kat etnografya müzesi üst kat ise otel olacakmış.


Gerçekten çok çok sevindim. Umarım Cunda'nın ve Ayvalığın diğer güzel evleri ve binaları böyle bir uygulamalar ile güzelleştirilir. Tabii devlet kurumları kadar bizlere de iş düşüyor. Tarihi binaları ve çevreyi koruma bilincini herkese yaymamız gerekli.

Demek ki güzel şeyler de oluyormuş ülkemizde. Ne güzel:))

Çok teşekkürler Çiğdem. Umarım biran önce bitirirlerde. Bir daha ki sefere gittiğimde yeni fotograflar eklerim buraya...

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Cunda Evleri... (Cunda 3)


Cunda hakkında yazarken evler ile ilgili ayrı bir post hazırlamaya karar verdim. Hepsi o kadar güzel ve alımlılar ki. Belki hepsini ayrı ayrı incelemek gerekliydi. Ama şuanda yapılabileceğim tek şey bu.

Cunda evlerinden bahsetmeden önce kısaca adanın tarihinden bahsetmek gerekiyor sanırım. Cunda, Balkan savaşlarından önce çoğunlukla Rumların yaşadığı bir ada imiş. 1924 mübadelesinde burada yaşayan Rumlar Yunanistan'a, Girit ve Midilli'de yaşayan Türkler'de Cunda'ya gönderilmiş. Bu tarihten sonra adanın kaderi değişmiş. Nüfusu azalmış. Evlerin çoğu boşalmış. Zeytinlikler el değiştirmiş. Kiliseler terkedilmiş. Mübadele'den önce 10.000 olan ada nüfusu 2000-3000 kişiye düşmüş.

Netten adanın tarihini araştırırken Emre Büyükçerçi'nin "O" yılları anlattığı ve adada Giritten gelen mübadillerle sohbetlerinden yola çıkarak yazdığı makalesi çıktı karşıma. Okumak isteyenler için buraya bir link koydum.

Emre beyin yazısını görünce aklına yıllar önce okuduğum Kemal Yalçın'ın "Emanet Çeyiz" kitabı geldi. Çoğu zaman gözlerimde yaşlarla okumuştum kitabı. Kemal Yalçın mübadeleyi hem Türkler hem Rum'ların öyküleriyle anlatmıştı. Her iki taraf içinde çok acılı olmuş bu süreç. Doğup büyüdükleri toprakları, atalarının aile büyüklerinin mezarlarını, komşularını, bütün mallarını orada bırakıp tamamen yabancı topraklara yollanmışlar. Aslında ana vatan olan  bu topraklar hiç sevgiyle kucaklamamış onları. Buraya gelen Türkler doğru dürüst Türkçe konuşamadıkları için dışlanmışlar. O yıllarda Türkiye'nin durumu da çok iyi olmadığından, onlara vaad edilen evler zeytinlikler verilmemiş. Kimi zaman yokluktan kimi zaman yolsuzluklardan çekmişler. Ada halkı yoksul kalmış ki hala öyleler.

Cunda'daki evler de bu olumsuzluklardan nasibini almış. Çoğu ev mübadillerin torunları tarafından kullanılıyor ama kötü durumda. Restore edilen çok az ev var maalesef. Kiliselerin durumları daha da kötü. Cunda yakında Alaçatı olur diyorlar. Cunda'ın tarihi binaları bence Alaçatı'dan çok daha işçilikli ve güzel. Yenilenmeyi ve restoasyonu Alaçatı'dan çok daha fazla hakediyorlar.

En önemlisi de çok geç kalınmış. Artık zaman yok. Biran önce buradaki tarihi binaların ve evlerin yetkililerce görülmesi gerekli. Belki birkaç yıl sonra o binalardan pek çoğu ayakta olmayacak. Hemen harekete geçilmeli... Resimleri görünce neden bu kadar üzüldüğümü daha iyi anlayacaksınız:

Hadi başlayalım o zaman...

                                  

Burası Despot evi olarak biliniyor. İnternetten aldığım bilgilere göre "Bu bina Despot adında bir Rum tarafından  Yunanistan’ın devlet olduğu gün toplanan bağışlar ile yaptırılmış. Bu heybetli yapının sahibi 1877 yılında binaya yapılan bir baskın da hayatını kaybetmiş. Daha sonra Osmanlı Devleti binayı satın alarak Hükümet binası olarak kullanmış. Mübadeleden sonra bir süre yetimhane olarak kullanılmış. Şu an maalesef yıkılmak üzere. Netten buranın 1995 yılına ait resimlerini buldum. Geçirdiği değişim inanılmaz. Bir on yıl daha dayanabileceğini sanmıyorum.

                               

Cunda da sokaklar genellikle dar ve arnavut kaldırımı döşeli. Evler bitişik nizam inşa edilmiş. Bahçeler genellikle binanın arka tarafında. Ön cephede yalnız kapı ve pencere açıklıkları görünüyor. Evler genellikle yöresel sarımsak taşından yapılmış. 


2 yada en fazla üç katlı binalarda alt kat pencereleri küçük. Üst katta bulunan pencereler dar ve uzun inşa edilmiş.


Evlerin kapıları sade yapı içinde en gösterişli elemanlar. Geniş yüksek ve merdivenle çıkılan kapıların süslü kolon başlıklı yuvarlak kemerli alınlıklarında binanın yapıldığı yıla ait bilgiler bulunuyor. Kapı tokmakları da en az kolon başlıkları kadar önemli detaylar. Dökme demirden yapılan bu aksesuarlar kapıları tamamlayan çok önemli elemanlar.


Evlerin ikinci katlarında manzaraya hakim cumbalar ve bazılarında küçük balkonlar bulunuyor. Balkonları ve cumbaları alttan desteklemek için kullanılan eli böğründeler en az kolon ve alınlıklar kadar süslü. Dekoratif formlar kadar insan formlarına da rastlayabiliyoruz.
 

Pencerelerde en az kapılar kadar süslü Cunda evlerinde. Alt kat pencerelerinin önlerinde sardunyalıklar olarak adlandırılan ferforje çıkmalar var. Üst katta ise bu çiçeklik yerine rengarenk kepenkler konulmuş.


Bu evin büyük bölümü yıkılmış. Çatı ve ikinci kat tamamen çökmüş. Ancak cumbanın eli böğründeleri sağlam. Oradaki işçiliği görünce insan bu evin sağlam ve kullanılıyorken ne kadar muhteşem göründüğünü düşünmeden edemiyor.  Kapı kenarlarındaki oymalar, pencere  kenarları, yüksek merdivenli ve geniş giriş kapısıyla tam karakteristik bir ada evi. Kim bilir buarada ne mutlu dakikalar yaşandı. Kimler evlendi. Kaç çocuk dünyaya geldi. Ne kadar büyük davetler verildi. Bunlaru düşünürken kendimi kapının önünde buldum.   


Birazda Ayvalık evlerinden kapılar;


Gönül isterdi ki bu mağrur ama yorgun evlerin hepsi aslına uygun olarak restore edilsin. İnsan bu evler Avrupa'da bir şehirde olsaydı ne halde olurlardı diye düşünmeden edemiyor. Umarım bu fotograflar birilerinin dikkatini çeker. Birilerinin de benim gibi içi sızlar.  Bu binaların hepsi bizim tarihimizin önemli birer parçası. İçinde daha önce kim yaşamız olursa olsun  hepsi birer Türk evidir. Onları yapanlar çoktan toprak olmuşlar ama onların yadigarlarını yaşatmak bizim elimizde...

Bu resimleri kullanak isteyen arkadaşlar;
Hepsini kullanabilirsiniz. Yalnız emeğime saygı göstermek için bu posta alıntı yapmanızı rica ediyorum.