25 Eylül 2009 Cuma

Babamla keyifli bir gezi...

15 yıldır her bayram olduğu gibi bu bayram da Konya'ya ailemin yanına gittim. Bizim pek çok aile gibi bayramda Antalya'ya yada Bodrum'a gitmek gibi adetlerimiz yoktur maalesef. Çünkü babam için bu mübarek günler aile ve dost ziyaretleri için bulunmaz fırsatlardır. Biz her ne kadar annem, ablam ve kardeşimle "Her sene evde oturuyoruz. Bu senede biz bir yerlere gitsek" desekte sonuç hiç değişmez. 3-4 gün boyunca evimiz eş, dost, akraba, babamın sevenleri, öğrencileri, üniversiteden arkadaşları ile dolar taşar. Ben bir yolunu bulup kaytarsam da özellikle ablam ve annem tatlı, çay, kolonya, şeker dörtlüsü arasında dönüp dururlar.

Bu yıl ramazan bayramının arife günü anneme mutfakta yardım ederken babam kabristan ziyaretlerini beraber yapmamız konusunda israr etti. İstemeye istemeye kabul ettim. Yavaş yavaş hazırlandım. "Ne işim var benim oruç oruç arife günü kabristanlarda" diye düşündüm. Sonradan bu kadar eğleneceğimi bilseydim daha hızlı hareket ederdim.

Babamla belki yıllardır böyle bir gezi yapmamıştık. Konya'nın ana caddeleri yerine eski mahallelerden ara sokaklardan yürümeye başladık. Doğma büyüme Konya'lı olmama rağmen pek çok sokağa daha yeni giriyordum sanki. 2-3 katlı eski evler,yerin altına gömülmüş gibi duran bodrum katları, açık pencerelerden gelen yemek kokuları, pencerelerden balkonlardan çıkmış soba boruları, dar sokaklarda oynayan çocuklarla bu mahalleler 15-20 yıl geriye götürdü beni. Arasıra apartman altlarında bakkal, terzi, televizyon tamircisi ve kahvehanelere rastlıyorduk. Özellikle bir kahvehanenin önünde bulunan çadır çok dikkatimizi çekti. Çadır kahvenin tüm camlarını kaplıyor ve içerisi görünmüyordu. Aynı zamanda dışarıda oturma alanı bırakacak kadar genişti. Dışarıda taburelerde oturanların ayakları dizlerine kadar görünüyordu. Bu komik çadırın sebebini babam açıkladı. Kahvede oruçlu olmayanların içtiklerin sigaranın kokusu oruç tutanlara gitmesin, bardak bardak çayı görüp imrenmesinler diye yapılırmış bu çadırlar eskiden. Şimdilerde eski mahalle aralarında kalmış yalnızca. Biz biraz fazla bakıp gülüşmeye başlayınca kahvenin yanındaki evin kapı girişinde oturan amca kötü kötü bakmaya başladı. Biraz uzaklaşınca acele bir fotograf çekip hızlı hızlı yolumuza devam ettik.



Çarşıda eski taş ve ahşap evleri, büyükbabamın ilk dükkanını, Konya'nın eski ailelerine ait konakları görünce ben soruyor babam anlatıyor anlatıyordu. Eskiden Buğday Pazarı olarak kullanılan şimdilerde yanyana küçük dükkanların olduğu önü içinden kalabalık, cezveden lazımlığa herşeyin satıldığı pazarı gezdik. Buğday pazarının yalnız iki kapısı ve bir buğday dükkanı sağlamdı. Geri kalan herşey yıkılmış yerine bir park yapılmıştı. Büyükbabamın ikinci dükkanının üzerinde kocaman bir söğüt ağacı duruyordu.




Mevlana Cadddesine doğru yollar gittikçe kalabalıklaşmaya başladı. Bayram arifesinde evlerinin eksiklerini giderme, misafir şekerlerini, kolonyalarını alma, çocuklarının bayramlıklarını tamamlama telaşındaki insanlar sokakları pazarları doldurmuştu. O telaşlı kalabalık içinde insanları yararak Kadınlar Pazarına ulaştık. Burası önceleri kadınların bahçelerinden topladıklarını getirip sattıkları bir han olduğundan bu adı almış. Şimdi hem kadın hem erkekler tarafından sebze meyve satılan bir pazar gibi kullanılıyor.



Babamın hemen hemen her sokakta her köşe başında bir hatırası vardı. Gezimiz süresince babam çocukluk arkadaşlarını, oynadıkları gezdikleri yerleri, okul çıkışı oyunlarını anlattı. Sık sık babamın arkadaşlarıyla, öğrencileriyle karşılaştık. Tanıdıkların dükkanlarına girdik. Onlardan biri de Piri Mehmet Paşa Medresesi'nin ayakta kalabilen kısmında bulunan attardı. Buranın önünden defalarca geçmiş olmama rağmen büyük bahçenin arkasında bir dükkan olduğunu yeni öğrendim. Bahçenin içi tamamen eski testiler, düvenler, kilimler ve ahşap dolaplarla antika dükkanını andırıyordu. Eski medresenin derslik olarak kullanılan L şeklindeki kısmının içi çeşit çeşit kurutulmuş bitki ve baharat doluydu. Ayrıca antika eşya meraklısı olan dükkan sahibi boş kalan her köşeyi eski eşyalarla doldurmuştu. En çok göze çarpanlar da gaz lambalarıydı. Onlarca çeşit renk renk desen desen lambalar, yalnızca tavandan kemerler arasına açılan pencereden aydınlatılan mekanda oldukça otantik bir görüntü sergiliyordu.




Sokaklardan caddelere çıkınca insan trafiğine araç trafiği de eklendi. Konya'nın düz bir zemin üzerine oturmuş olmasından dolayı bisiklet ve motosiklet türü araçlar daha çok kullanılır. Bir de buraya has "PırPır" adı verilen kamyonetin küçüğü, motosikletin büyüğü, üç tekerlekli, arkasında insan hayvan dahil her türlü yükü taşıyabilecek 1 metrekarelik açık kısım bulunan araçlar vardır. İnce saçtan yapılıp çoğunlukla maviye boyanan pırpırın şoför kısımları genellikle tek kişilik olur. Gerçi geçmiş yıllarda arka kısım dahil, çoluk çocuk 10 kişilik bir ailenin pırpırla yolculuk ettiğini gördüğümden aracın kapasitesi konusunda yorum yapmak istemiyorum:)Dar ara sokaklara rahatlıkla girebilen, küçük eşyaları taşıyıp her yere parkedilen bu şirin arabanın tek kötü özelliği motorunun 100 m. uzaktan rahatlıkla duyulabilen kulak tırmalayıcı sesidir. Bir tanesini dururken yakalayıp resmini çektim. Tam resim çekerken sahibi ile göz göze geldik. "Arabanın resmini çekebilir miyim" diye sorunca sahibi ayak ayak üstüne atıp poz verdi.


Sonraki durağımız Mevlana Müzesi ve karşısındaki kabristandı. Ailemizden vefat eden büyüklerimizi ve 4 yıl önce çöken Zümrüt apartmanında kaybettiğimiz amcam, yengem, kuzenim ve ailesini ziyaret ettik. O günleri tekrar yaşamak ve gencecik hayat dolu insanların şimdi toprak altında olduğunu düşünmek biraz hüzünlendirdi bizi. Kabristan çıkışında Kurtuluş Savaşına Konya'dan katılan ve şehit olan askerler anısına yapılan şehitliği ve Kurtuluş Savaşının canlandırıldığı müzeyi gezdik. Müze dışında asılan panolarda tek tek Konyalı askerlerin adları savaşa katıldıkları askeri şube, sehit düştükleri yer ve köyleri yazılıydı. Bazı panolarda aynı aileden onlarca şehit olması çok dikkat çekiciydi.




Dönüşte biraz daha farklı yollardan, bedesten içinden yine gürültülü ve telaşlı kalabalığın içinden yürüyerek ve yine tanıdıklara uğrayarak evimize döndük.
Sıkılacağımı düşünerek zorla çıktığım yürüyüş kısa bir Konya turuna dönüştü. Konya'lı olmama rağmen buraya ne kadar yabancı olduğumu anladım. Ben bu yüzden daha çok Ankara'lı hissediyorum kendimi galiba ne dersiniz:))

Hiç yorum yok: