1 Ocak 2014 Çarşamba
Yeni yılın ilk günü...
Bugün 2014'ün ilk günü...
Gülerek, ağlayarak, sevinerek, üzülerek geçirdik 2013'ü. Şimdi yeni bir yıl başladı. Bugünün dünden, geçen yılın bir önceki yıldan ne farkı var diyebiliriz. Ama yine de insan daha güzel günleri umut ediyor. Benim de umutlarım hayallerim ve isteklerim var yeni yıldan. İnşallah hepimizi ülkemizi çok güzel günler bekliyordur. Bu sene daha az gözyaşı daha çok kahkaha olur hayatımızda. Huzurumuz ve sağlığımız bizi hiç bırakmaz. Ailemiz ve sevdiklerimiz hep yanımızda olur. Tabii biraz daha para olsa hiç fena olmaz.
Her ne kadar çalışıyor olsam da çok huzurluyum. Her şey mükemmel olmasa da bir işim ve sıcak bir evim var. Sağlığım yerinde. Ailem yanımda. Beni seven ve önemseyen arkadaşlarım dostlarım var. Daha ne olsun...
Dünyanın en mutlu insanı benim şuan...
Herkese çok güzel ve umut ettiklerine kavuşabilecekleri bir yıl dilerim.
29 Aralık 2013 Pazar
Can Yücel'den...

Can Yücel'in en çok sevdiğim şiiri... Yorumsuz olarak paylaşmak istedim.
Sevdiğin Kadar Sevilirsin
Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin
Yaşadıklarını Kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;
Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün
Gülebildiğin kadar mutlusun
üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,
Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yağmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin
işte budur hayat,
işte budur yaşamak!
Bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir.
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin
Bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin.
Can YüCEL
18 Kasım 2013 Pazartesi
Renkli sepham...
Evdeki ikinci günümde en önemli icraatlarımdan birini gerçekleştirdim. Çok severek aldığım halde belki 3-4 yıldır öylece duran ve üzerinde örtülerle ham halini kapatmaya çalıştığım sehpamı boyadım.
Hobi dolabımı karıştırırken geçen sene duvarları boyadıktan sonra artan ve belki bir tamir için lazım olur diye ayırdığımız kavanozları buldum. Su bazlı boya olduklarından mdf üzerinde de tutucu olacağını düşünerek yeşil ile zemin rengini boyadım.
Sonra sehpanın üzerine uygulayacağım motifi belirleyip sehpa yüzeyinin büyüklüğüne göre yeniden çizdim.
Çizimi ters çevirip kurşun kalem ile üzerinden geçerek yüzeye sabitlenmesini sağladım. Üzerini istediğin gibi su bazlı boyalarla rengarek boyadım ve vernikledim.
Sonuç böyle oldu...
Hobi dolabımı karıştırırken geçen sene duvarları boyadıktan sonra artan ve belki bir tamir için lazım olur diye ayırdığımız kavanozları buldum. Su bazlı boya olduklarından mdf üzerinde de tutucu olacağını düşünerek yeşil ile zemin rengini boyadım.
Sonra sehpanın üzerine uygulayacağım motifi belirleyip sehpa yüzeyinin büyüklüğüne göre yeniden çizdim.
Çizimi ters çevirip kurşun kalem ile üzerinden geçerek yüzeye sabitlenmesini sağladım. Üzerini istediğin gibi su bazlı boyalarla rengarek boyadım ve vernikledim.
Sonuç böyle oldu...
Evde ilk gün...
Evdeyim ve oturmak zorundayım ya dolapları kurçalamaya başladım. Dolabın birinden tamir edilecek bir sürü şey çıktı. Elma ağaçlı küpelerimde onlardan biri. Onları deri parçalarından yapmıştım. Sırt sırta yapıştırdığım deriler birbirinden ayrılmış. Demek ki silikon deri yapıştırmak için uygun bir malzeme değilmiş. Bu sefer kenarlarını diktim.
Küpelerimi tamir ettim. Yepyeni oldular...
Aliş ve Zeliş'e veda...
Şimdi Figen ablaya sürpriz yaparak Aliş ve Zelişi ona göndereceğim. Minik arkadaşlarımı başka minik öğrencilerin matematiği daha iyi öğrenmesi için feda ediyorum.
Hoşcakalınnn..
Görünmez kaza...
Bugün pazartesi ve ben şuanda evde çayım ve kurabiyemle kanepemle oturmuşum. bilgisayarım kucağında bloguma aylar hatta yıllar sonra yazı yazıyorum. Bunun sebebi ufak bir görünmez kaza... Cuma sabahı kapıdan dışarı çıktım. Baktım ki asansör bizim katta. Kaçırmayayım şunu şimdi tekrar aynı kata geç gelir dedim. Acele asansöre doğru bir depar arttım. Atmamla durmam bir oldu. Sağ baldırıma bir bıçak sağlandı sanki. Yavaş yavaş arabaya kadar zor yürüdüm. Birazdan geçer nasıl olsa dedim. Ama geçmedi. Soluğu hastanede aldım.
Meğer aşil tendonunun üst kısmındaki bağlar kopmuş. Doktor eğer futbolcu olsaydın 3 ay sahalardan uzak kalırdın dedi. Nihayetinde bir hafta rapor verdi. . Ayağımı çok zorlamamam ve bol bol dinlenmem gerekiyor. Adelenin fazla gerilmemesi için topuklu terlikle yürümem gerekiyor.
Bu hafta evdeyim. Yapmak istediğim ama fırsat bulamadığım pek çok şey vardı. Onların listesini yaptım. Başlıyorum yapmaya...
Her ne kadar ayağımı çok rahat hareket ettiremesemde bu hastalık tatilinden pek hoşlanmadığımı söyleyemeyeceğim :)
6 Kasım 2013 Çarşamba
Döndüm...
Döndüm…
Nerelerdeyim ne yapıyorum bende bilmiyorum. Geri dönüp bakınca çok gezmişim görmüşüm ama bir arpa boyu yol gidememişim gibi geliyor.
Bu sene leyleğin havadan inmediği bir yıl oldu benim için. Gezmeye fotoğrafçı arkadaşlarımla beraber şubat ayında katıldığım bir Ilgaz turu ile başladık. Ves Turizm’in düzenlediği günü birlik bir kayak turu idi. Biz kayak yapmadık ama bol bol fotoğraf çektik. İlk pan denemelerimi burada yaptım. Daha sonra haziran ayında koromuzun Bursa turnesine katıldım. Çok uzun yıllar önce bir iki kere iş için Bursa seyahatim olmuştu. Bu seferki gezimiz arkadaşlarla olunca çok daha zevkli geçti. Konserimiz gezi direnişine destek için düzenlenen mitingle karışınca seyircimiz biraz azaldı. Ancak yine de çok keyifliydi. Bursa'yı gezmeye doyamadım. En kısa sürede tekrar gideceğim. Bir hafta sonra yine haziran ayında Kırklareli konserimiz vardı. Yol biraz uzun olunca, yolun yorucu kısmını gece almaya karar verdik ve turne yolculuğumuz gece başladı. Ertesi gün güzel kahvaltı sonrasında Edirne ve Kırklareli’ni dolaştık. Edirne'nin camilerine ve muhteşem eserlerine hayran oldum. Kırklareli küçük küçücük bir şehir ama insanları çok sıcakkanlı ve samimi.
Temmuz ayında ramazan başlamadan hemen önce şehir şehir Karadeniz turuna çıktık. Ves turizmden Ilgaz turunda memnun kalınca bu firmayı tercih ettik. Gerçekten çok keyifliydi. Ordu’da başlayan gezimiz bütün Karadeniz sahili boyunca Gümüşhane, Giresun, Trabzon, Rize, Artvin’e kadar devam etti. Batum’a bir günlük kısa geçiş yaptık. Sümela Manastırı, Ayder yaylası, Aya Sofya Kilisesi gibi bilinen ama daha önce görmediğim yerler ile birlikte Elevit yaylası ve Yason burnu gibi hiç duymadığım ama hayran olduğum yerlere gittik. Dönüş yolunda Samsun ve Çorum'u da eklersek 6 günde 9 il dolaşmışız. O kadar yorulmuşuz ki ramazan boyunca ancak kendimize geldik. Derken bayram geldi. Ailemle birlikte İzmir Seferihisar'a gidip biraz deniz keyfi yaptık. Yaz denizsiz olmaz derken 5 gün deniz ve güneş çok iyi geldi.
Bayramdan iki hafta sonra yine kanımız kaynamaya başladı. Doğu Karadeniz'i gördük. Orta Karadeniz'e doğru da açılmak lazım diye düşünüp yine Ves Turizm'in Sinop-Erfelelek Şelaleleri gezisine son anda yetiştik. İki günlük hafta sonu gezisiydi. Orada tanıştığımız 6 arkadaşla o kadar güzel anlaştık ve kaynaştık ki gezimiz yorucu olmasına rağmen çok eğlenceli geçti. Önce Erfelek şelalelerinin 3 tanesini gördük. Ardından Sinop turu vardı ki şu şehrin bu kadar şirin bu kadar düzenli olabileceğini düşünmemiştim. Dönüşte Abana ve İnebolu üzerinden Kastamonu'ya vardık ve nihayet Ankara'ya geldik.
Yok artık ben seneye kadar başka bir yere gidemem desem de 9 günlük uzun Kurban bayramı aklımı çeldi. Önce 4 gün memleketimde Konya'da ailemle birlikteydim. Bayramın ikinci günü yol arkadaşım tatil arkadaşım ablacığımla Alanya yollarına düştük. Ancak deniz bizi pek hoş karşılamadı. İlk gün güzel olan deniz ikinci gün karardı ve dalgalandı. Hava kapalı ve hatta fırtınalı olunca bizde kendimizi yine yollara vurduk. Side, Manavgat ve Alanya'nın altını üstüne getirdik. Girip çıkmadığımız yer kalmadı. Mesafeler yakın olunca rahat rahat gezdik ve tatile arabayla gittiğimize çok sevindik. Yoksa otelde mahsur kalacaktık.
Eh artık tatiller bitti, ekim geldi, kış yaklaştı derken Sinop turundan arkadaşlarımızla Yedigöller'e gitmeye karar verdik. Günübirlik turumuzda otobüsümüzün 22 kişilik mevcudunun 10 'u bizden olunca gırgır şamata boldu. Şarkılar söyledik, yedik içtik, otobüste halay çektik. Yeşilin kahverenginin sarının yüzlerce tonu bizi çok güzel ağırladı. Bol bol fotoğraf çektik.
Aralarda 4 kez iş ve keyif için gittiğim İstanbul seyahatlerini de sayarsam epeyce gezmişim sanırım. Aklımı çelen yeni bir gezi güzergahı olur mu bilinmez. Yedigöller'den gelirken otobüste Ebru'yla Şile-Polonezköy, Belen'de rafting, Hattuşaş, Kapadokya gibi alternatifleri konuştuk. Bakalım önce hangisine gideceğiz.
Ama şimdilik Ankara'dayım.
10 Ocak 2012 Salı
Beyaz Masallar
Geçen seneki 3,5 saatlik işten eve dönüş yolculuğumdan sonra bugünki kar beni çok telaşlandırdı. İşten erken çıktım. Neyse ki korktuğum olmadı. Yollar açıktı. Trafik henüz yoğunlaşmamıştı. Eve gelince kara dayanamayıp yürüyüşe çıktım. Tabii ki makinemle birlikte...
İşte birkaç fotoğraf:))
11 Aralık 2011 Pazar
Fuar'ın ardından
Aralık ayı başında çalıştığım şirketin İstanbul'da sektör fuarlarından biri vardı. Fuar standımızı ben tasarladım. Asıl mesleğimi icra edecek bir iş olduğundan çok mutluydum. Sonunda 2 aylık yoğun bir çalışmanın ardından fuar standımız tamamlandı. Ortaya çok güzel yıllarca tekrar tekrar kullanılabilecek çok güzel bir iş çıktı. Benim açımdan en mutluluk verici olay ise standımızın ziyaretçiler acısından ilgi çekici olmasıydı. Hem yurtiçinden hem yurtdışından gelenler tarafından bolca tebrik aldım. İnsanlar neden bu işi yapmadığımı sordular:)
İşte standımızdan birkaç fotoğraf...
Standın can alıcı bölümü ortadaki pleksiden tasarladığım göbekti.
Fuar başlamadan bir gün önce gidip standın kuruluşunu, fuar bittikten sonra toplanışını takip ettim. Oldukça yorucu ama yararlı oldu.
Farkettim...
Geçen gün bir arkadaşım, bir kaç yıl önce yaşadığı bir olayı anlattı. Boynunda çıkan bir küçük bezenin lenf kanseri olduğunu ve hemen ameliyat olmazsa bir ay içinde öleceğini söylemiş doktorlar. Aynı gün içinde ameliyat olmuş ve kurtulmuş. "-O günden beri yapmak istediğim hiç birşeyi yarına bırakmıyorum." dedi arkadaşım. Çok haklı. Benim de bir aylık ömrüm kalsa ne yapardım. Onunla konuştuğum günden beri düşünüyorum. Benim de yarın yaparım deyip bıraktığım ne kadar çok şey var hayatta...
Farkettim ki; ne yapmaya karar versem onu gerçekten yapmamı engelleyecek birşey çıkıyor karşıma. İlginç olanı ise çoğu zaman kendi verdiğim kararlara kendim karşı çıkıyor onu yapmamak adına saçma sapan işler icat ediyorum. Çok şey var yapmak istediğim ama bir türlü ilk adımı atamıyorum. Önce başkalarını suçluyorum ama bakıyorum ki asıl engel benmişim. Karşılaşabileceğim engellere takılıp kalıyorum ve sonra klasik olarak vazgeçiyorum. Hep başlamak için kendime bahaneler üretiyorum. Yaz gelince... Yılbaşından sonra... Şu fuar bitsin sonra... Neden şimdi değil? Bilmiyorum...
Söylediğim şeyler anlamsız gelebilir ama yazmak istedim sadece...
Bir hikaye....
KADER
Deniz kıyısında bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır.
Güneş onu yakıp kavurur.
O da Tanrıya yakarır keşke güneş olsaydım diye..
"Ol" der Tanrı. Güneş oluverir.
Fakat bulutlar gelir örter güneşi, hükmü kalmaz.
Bulut olmak ister. "Ol" der Tanrı. Bulut olur.
Rüzgâr alır götürür bulutu, rüzgârın oyuncağı olur.
Rüzgâr olmak ister bu kez. Ona da "Ol" der Tanrı.
Rüzgâr her yere egemen olur, fırtına olur, kasırga olur.
Her şey karşısında eğilir.
Tam keyfi yerindeyken koca bir kayaya rastlar.
Ordan esen burdan eser, kaya banamısın demez!
Bildiniz, Tanrı kaya olmasına da izin verir.
Dimdik ve güçlü durmaktadır artık dünyaya karşı...
Sırtında bir acı ile uyanır....
Bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır. ..
"Amor Fati - Nietzsche "
(Kaderini sev-belki seninki en iyisidir)
Güneş onu yakıp kavurur.
O da Tanrıya yakarır keşke güneş olsaydım diye..
"Ol" der Tanrı. Güneş oluverir.
Fakat bulutlar gelir örter güneşi, hükmü kalmaz.
Bulut olmak ister. "Ol" der Tanrı. Bulut olur.
Rüzgâr alır götürür bulutu, rüzgârın oyuncağı olur.
Rüzgâr olmak ister bu kez. Ona da "Ol" der Tanrı.
Rüzgâr her yere egemen olur, fırtına olur, kasırga olur.
Her şey karşısında eğilir.
Tam keyfi yerindeyken koca bir kayaya rastlar.
Ordan esen burdan eser, kaya banamısın demez!
Bildiniz, Tanrı kaya olmasına da izin verir.
Dimdik ve güçlü durmaktadır artık dünyaya karşı...
Sırtında bir acı ile uyanır....
Bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır. ..
"Amor Fati - Nietzsche "
(Kaderini sev-belki seninki en iyisidir)
12 Kasım 2011 Cumartesi
Bayram Tatili ve kısa bir fotoğraf gezisi-2
Bayram tatilimin ikinci gününde ikinci güzergahım Anıt ve Sahip Ata Külliyesi idi. Aslında o yol üzerinde Arkeoloji ve Etnografya müzeleri de vardı. Vaktim olsaydı oraları da gezmek isterdim. İtiraf ediyorum Konya'da doğmuş ve büyümüş olmama rağmen henüz oraları hiç ziyaret etmedim. Ama listeme aldım. Bundan sonraki ilk Konya ziyaretimde ilk gezi ve fotoğraf durağım bu önemli müzeler olacak.
Alttaki fotoğraf ilk olarak han olarak yaptırılan ancak daha sonra külliyeye dönüştürülen son olarak da müze olarak restore edilen caminin sırtına inşa edilmiş yapıdan. Çini işçiliği görülmeye değer. Müzede ayrıca Konya'nın diğer camii ve tarihi yapıların kazılarından çıkarılan eserler sergileniyor. Giriş ücretsiz.
İlk fotoğraf Atatürk Anıtından. Burası aslında ilk olarak 1917 yılında ziraate faydalı olan Konya'lı kadınlar için Mimar Muzaffer Bey'e yaptırılmış. Daha doğrusu başlanmış ama bitirilememiş. Kurtuluş savaşından sonra anıtın üzerine Atatürk heykeli yerleştirilmiş ve 1926 yılında törenle açılmış.
Bisiklet Konya'nın en çok tercih edilen ulaşım araçlarından biridir. Burası dümdüz bir ova şehri olduğundan bisiklet çok uygun araç. Her yerde bisikletli birilerini görebilirsiniz. Şimdi belediyenin bisikleti kiralayıp istediğiniz yere kadar kullanabileceğiniz ve varış noktanızdaki bisiklet parkına bırakabileceğiniz bir hizmeti de var. Barselona'daki gibi:)
Sahip Ata Camii ve Hanı Sahip Ata olarak bilinen ve asıl adı Sahip Ata Fahrettin Ali olan Selçuklu dönemimde yaşamış ve 1288 yılında vefat etmiş bir Selçuklu verizi tarafından yaptırılmış. Sahip Ata Konya'da, Sivas'da ve Kayseri'de de pek çok yapı için bağışta bulunmuş.
Kapı girişindeki mukarnas ve kenarlardaki nişler muhteşem. Anadolu'daki sayılı Selçulu eserlerinden biri.
Alttaki fotoğraf ilk olarak han olarak yaptırılan ancak daha sonra külliyeye dönüştürülen son olarak da müze olarak restore edilen caminin sırtına inşa edilmiş yapıdan. Çini işçiliği görülmeye değer. Müzede ayrıca Konya'nın diğer camii ve tarihi yapıların kazılarından çıkarılan eserler sergileniyor. Giriş ücretsiz.
Ben en çok eski halıları sevdim. Çoğu yıpranmış, bazı yerleri delinmiş ve parçalanmış. Ancak renklerinin canlılığından bir nebze dahi kaybolmamış. Kesinlikle görülmeye değer bir müze.
Bayramın ikinci gününde akşam çiğ köfte partisi vardı. Malzeme temininde gecikmeler olunca biraz olaylı başladı ama güzel bitti. Tüm aile bir araya toplanıp bolca çiğ köfte yedik:) Elinize sağlık Serhat, Ali ve Veli :D
Bayram Tatili ve kısa bir fotoğraf gezisi-1
İlk gün Konya'da Meram'da bulunan tarihi köprüyü fotoğrafladım. Ardından Tavusbaba Türbesi ve çevresinde biraz gezindim. Keske yazın gezebilmiş olsaydım. O zaman hem su daha temiz hemde güneş ışıkları daha parlak olurdu.
Meram çayında tarihi taş köprü etrafına kurulmuş çay bahçeleri kış ve bayram sabahı olduğu için oldukça boştu.
Meram'ın arka tarafında Aydın Çavuş'a çıkan yolun başında yaşlı bir amca bisikletiyle Konya'nın nadir yokuşlarından birini tırmanıyor.
Alttaki resim Konya Garı'nda yeni restore edilen misafirhane binasına ait. Aslınad buranın fotoğraflanması Gar Müdüyiyeti tarafından yasaklanmış. Tam fotoğraf çekerken içerden adamın biri çıkıp "-Yassak! kardeşim" dedi. Neden diye sordum. Müdür yasakladı dedi. Sebebi yok. Tamam kardeşim dedim. O içeri girince döne döne daha fazla fotoğraf çektim:)
Konya Garı hızlı trenin gelişi ile tamamen yenilendi. Ama aslına sadık kalarak yenilediler. Bu fotoğrafta önde klasik bank ve geri planda sağ tarafta hızlı treni görebilirsiniz.
Yenilenen Bekleme Salonu binasından bir görünüş;
Almanlar tarafından yapılan ve zamanında Devlet Demiryolları çalışanları tarafından lojman olarak kullanılan evlerden biri. Ben çocukluğumdan beri küçük ama filmlerdeki bahçeli evlere benzeyen bu yapıları çok sevmişimdir. Şuanda tamamen boşaltılmış ve kaderine terkedilmiş.
Keşke restore edilseler ve farklı amaçlar için bile olsa kullanılabilir hale gelseler.
İlk gün fotoğrafları bitti...
9 Kasım 2011 Çarşamba
Yeni yine yeniden...
Öyle çok şey var ki anlatacak. Ama çok üşeniyorum yazmaya...
Hayatım, işten vakit bulabildiğim zamanlarda fotoğraf çekmekle ve gezmekle geçiyor. Yeni hobilerim var artık. Bu arada evde elişlerine devam. Hatta işleri biraz büyütme planlarım var. Hepsini sırayla anlatacağım.
Şimdilik herkese iyi bayramlar...
30 Temmuz 2011 Cumartesi
Nihayet...
Sonunda yaz geldi. Fotoğraf gezisi yapamıyorum diye üzülürken ardı ardına tatillere gittim. Yeni yerler keşfettim. Yeni arkadaşlarım oldu. Mart'ta Amasra Safranbolu ile başlayan tatilim, Kaş ve Bozcaada ile devam etti. En son ve en zevkli olandan başlayayım anlatmaya...
Hep dalış yapmak isterdim ama özellikle dalış için tatilimden fedakârlık etmek gibi bir planım yoktu. Ama Bozcaada'da kaldığımız 5 günde iki kere bu zevki tattım ve artık bırakmaya niyetim yok:)
Ada'daki ikinci günümüzün sabahı...
Saat: 9.45.
Mükellef bir kahvaltı yapmışız. Kaldığımız Saklıbahçe Otel'de ablamla salıncakta sabah çayı keyfi yaparken bugün ne yapsak diye düşünüyoruz. Aklıma bir gün önce feribotla gelirken limanda gördüğüm iki gezi teknesi geliyor. Otel sahiplerinden Mustafa bey'e soruyoruz. Biraz aramadan sonra Deniz Yıldızı Turizm'e ait bir telefon getiriyor. Belli ki burada gezi teknesi işi pek yaygın değil. Tur teknesinin 10.30'da hareket edeceğini öğreniyoruz. Acele giyiniyoruz. Otel merkez dışında olduğundan taksi çağırmak gerek. Neyse ki bir gün önceden taksicinin telefonunu almıştım. Hemen arıyorum, geliyor.
Saat: 10.15... Teknedeyiz...
Erken bile gelmişiz. Bozcaada’nın meşhur rüzgarından eser yok bugün. Hava sıcak, deniz sakin. Tekne sahibi Metin Kaptan 10.00 feribotundan gelecek yolcular olduğunu söylüyor. Onları beklerken sohbet ediyoruz. Akvaryum koyunda, Tuz burnu feneri yakınında yüzme molası, öğle yemeğinde balık makarna falan filan... "Bir de isteyene Discovery dalış yaptırıyoruz!" diyor. İşte aradığım fırsat. Gözlerim parlıyor hemen. "Tamam ben katılırım" diyorum. Ablam oldum olası öyle heyecanlı işleri sevmez. "Ben izlerim sizi" diyor. Limanda teknenin çevresindeki minik balıklar atılan ekmeklerle kahvaltılarını yaparken 10 feribotu gürültüyle limana yanaşıyor. Beklediğimiz 15 kişiyi alıp yavaş yavaş açılıyoruz.
İkinci mola profesyonel dalış ekibi için.1. dünya savaşından kalma bir batığa dalan ekibi dikkatle izliyoruz. Ne kadar çok alet edevat var. Bunlarla nasıl dalıyorlar ve nasıl su yüzüne çıkıyorlar merak ediyorum. Bizim teknenin tecrübeli dalgıçları birer birer denize atlayıp kayboluyorlar.
Nihayet..
Sıra bana geldi. Önce kalın dalış kıyafetini giymek gerek. Bedenime uygun olanı araştırılırken hem utanıyorum hem kızıyorum kendime. Keşke biraz daha kilo verebilmiş olsaydım buraya gelmeden önce. Aşağı rahat inebilmek için ağırlık kemeri takmak gerekiyormuş. 6-8 kilo yeterli diyor Metin kaptan. Yine kızarıyorum. Yeter tabii diyorum içimden, kolay batarım ben. Kıyafet tamam, sıra paletlerde. Önce patik, üstüne paleti giydiriyorlar. Tüp, BC denilen şişirilebilir yeleğe bağlanıyor. Ekipman o kadar ağır ki oturarak diyebiliyorum ancak. Maskeyi takıp maps'ı ağzıma alınca heyecan basıyor. Önceden verdikleri kısa bilgileri tamamen unutuyorum.
Denize doğru büyük bir adımla denizin içinde buluyorum kendimi. O kadar ağırlığa rağmen yeleğin içindeki hava sayesinde suyun üzerinde kalabiliyorum. Önce eğitmenimle birlikte biraz deneme yapıyoruz. Maps ağzındayken nefes alıp verme denemesi. Sorun yok.
Eğitmenim her şey normal işaretini aldıktan sonra yavaş yavaş Bs'deki havayı tahliye etmeye başlıyor. Başımın üzerinde suyun yüzeyi uzaklaşmaya başlayınca bende bir telaş peydah oluyor. Sanki boğuluyorum. Deli gibi sık sık nefes alıp vermeye başlıyorum.
Büyük bir adım ve sudayım. 2. dalışını yapan tecrübeli bir dalgıç olarak!!! kayaların etrafında dolaşıyor bir mağaranın içinden geçiyoruz. Mağaranın çıkışında güneş ışınlarının oluşturduğu manzara o kadar olağanüstü ki gözlerim kamaşıyor adeta. Metin kaptan bir kaya kovuğunda dinlenen dev ıstakozu gösteriyor. Antenlerini seviyorum. Biraz daha derinlerde bir amfora keşfediyoruz. Metin kaptan bol bol fotoğrafımı çekiyor. Sonunda denizin içinde elimi sıkıp tebrik ediyor beni.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











































