12 Aralık 2010 Pazar

Gezdim Gördüm Yazdım 9: Barselona (Gaudi...)

GAUDİ, GAUDİ VE GAUDİ;
Barcelona’ya gidiş sebebim. Üniversitede, Mimarlık Tarihi dersinde eserlerini kitaplardan incelediğim ve hayran olduğum büyük mimar...

Gaudi İspanya’da Modernista akımının öncülerinden ve en önemli isimlerinden biri. 1852’de Katalunya’nın Reus kentinde doğmuş ve 1926’da La Sagrada Familia kilisesinin yapımı için bisikletiyle para toplamaya giderken trenin altına kalarak ölmüş.

“Süsleme mimarinin kaynağıdır” felsefesini benimsemiş ve tasarladığı yapılarda doğadan esinlenmiş. Onun eserlerini gezerken kah bir balinanın içinde dolaştığınızı hissediyorsunuz, kah dalganın kırıldığı noktadan içeri bakıyorsunuz. Anlatmak zor görmek gerek. Fotograf makinem izin verdiği kadar çekmeye çalıştım. Şimdi de anlatmaya çalışacağım.

PARK GÜELL:
Burası Güell ailesine ait olan devasa büyüklükte bir park. Eskiden insanlar korsanların saldırılarından kaçmak için şehrin yüksek kesimlerinde oturuyorlarmış. Güell ailesi de Gaudi’den bu parka hem kendileri için hem de diğer zengin Barselona’lılar için villalar yapmasını istemişler. Gaudi önce Güell’lere parkın içinde dağın yamacında bir malikâne yapmış.



Plana göre önce bir ev yapacak o satıldıktan sonra aldıkları para ile diğerlerine başlayacakmış. Güell ailesi, şimdiki siteler gibi insanların hiç dışarı çıkmadan tüm ihtiyaçlarını buradan karşılayabilecekleri sosyal bir park inşa ettirmek istemiş. Bu görevi Gaudi’ye vermişler.


Parkın içinde bir kilise, bir okul, pazar alanı ve güvenlik binası var. Hepsi de Gaudi’ye has özellikler taşıyor. Parkın en güzel kısmı Pazar yerinin üstündeki dalgalı banklar. Uzaktan baktığınızda rengârenk görünen bu oturma alanı binlerle kırk seramik parçalarıyla kaplanmış. Bunun estetik ve süsleme amacı dışında çok özel bir nedeni var; Güell ailesi seramik işindeler. Gaudi ise çok koyu bir Katolik’tir ve israfa karşıdır. Güell’lerin ürettiği seramiklerden kırık ve hatalı olanlarının ziyan olmaması için onları farklı formlarda ve renklerde bir araya getirir. Ortaya muhteşem bir eser çıkar. Bu uygulama Park Güell dahil Gaudi’nin hep çok eserinde görülebilir.


Bankların bulunduğu yerin altında pazar yeri olarak inşa edilmiş bol kolonlu bir alan var. Buradaki kolonların yapı elemanı olmak dışında başka bir amacı daha var. Üstteki kum kaplı geniş alana düşen her yağmur damlası önce kumun altındaki çakılların arasından sonra kolonların içlerindeki kanallardan pazar yerinin altındaki büyük su sarnıcına gidiyor. Böylede parkın su ihtiyacı da doğal olarak karşılanmış oluyor. Kolonların arasında oluşan boşlukların kubbe şeklinde olmasının sebebi yine suyun akışını rahatlatmak.



Aralarda dört mevsimi sembolize eden mozaik tablolar var.


Park Güell’in ana giriş kapısının önünde iki bina var. Bunlardan biri dükkan diğeri sergi salonu olarak tasarlanmışlar.




 Girişin diğer önemli ögesi ağaş kökleri ile desteklenen seramik kertenkele ve köpekli çeşme. Burası Barselona’nın önemli simgelerinden biri olmuş. Hemen hemen her hediyelik eşya dükkanında bu kertenkelenin küçük bibloları, magnetleri var. Gaudi'nın doğadan esinlenerek yaptığı bir çalışma daha:)



 Burada ki ikinci villa Gaudi'nin yıllarca yaşadığı ev. Maalesef Güell'ler iflas ettiği için villaların devamı yapılamamış. Bu ev de Gaudi öldükten sonra müzeye dönüştürülmüş. 


İlginç bir Gaudi eseri daha... Burası size neyi anımsatıyor? Bende görür görmez dalganın kırıldığı noktanın içinde olduğumu düşündürdü. Doğruymuş. Burası geçme kayalardan yapılmış bir dalga koridor. Onu destekleyen kolonlardan birinde Gaudi, çok kahrını çeken çamaşırcı kadınının heykelini koymuş. Kadın bu heykeli gördüğünde ne hissetti acaba? Eminim bütün yorgunluklar ve uykusuzluklar o an bitmiştir.



 
LA SAGRADA FAMİLİA KİLİSESİ:
La Sagrada Familia Kilisesi Gaudi’nin son eseri. 1882 yılında başka bir mimar tarafından yapılmaya başlanmış. Gaudi 1883 yılında devralmış ve 1926 yılında ölene kadar da onunla uğraşmış. Bugüne kadar peri bacalarına benzeyen muhteşem kulelerinin ancak 8 tanesi tamamlanabilmiş. Orijinal plana göre daha tamamlanacak 10 kule var ve 2076 yılında tamamlanacağını söylüyorlar. İlk duyduğumda şimdiki teknoloji ile bütün kulelerin en geç on yıl içinde tamamlanabileceğini düşünmüştüm. Ancak gördükten sonra bunun zor olduğunu anladım. Pek çok kişi 2076 yılına da bitmesinin zor olduğunu düşünüyor.



La Sagrada Familia’nın tamamlanmış iki cephesi mevcut. Ön tarafta Gaudi tarafından tasarlanmış ve tamamlanmış olan doğum cephesi var. Burada Hz. İsa’nın doğumu ile ilgili farklı hikâyeler heykellerle anlatılmış. Hıristiyanlığın ilk yıllarında okuma yazma oranı çok düşük olduğundan Hz. İsa ile ilgili olaylar ancak bu şekilde ve resimlerle insanlara anlatılabiliyormuş. Doğum cephesinde ki her bir figürün mutlaka Hıristiyanlıkla ilgili bir referansı var.


Doğum cephesinin tam arkasında ölüm cephesi bulunuyor. Burası Gaudi öldükten sonra 1950-60’lı yıllarda tamamlanabilmiş. Dolayısıyla heykellerin daha sert hatları var. Her iki cepheyi görünce dönem farkını çok net şekilde seçilebiliyorsunuz.

Gaudi’nin La Sagrada Familia’sı yaşayan bir bina gibi. Zaman içinde yenileniyor değişiyor. İçinde hala inşaat devam ediyor. Bence sonsuza kadar devam edecek. Çünkü inşaat halktan toplanan ve dünyanın dört bir yanından gelen yardımlarla sürdürülüyor. Ayrıca yeni kısımlar eklendikçe ilk yapılan kısımlardan eskiyen kısımların yenilenmesi gerekiyor. Bu da sürekli bakım ve değişim demek.

Turla dolaştığımız için kilisenin içine girmemiştim. Daha sonra tekrar gelirim diye düşünmüştüm. Ama zaman kalmadı:( Girmek isteyenler için giriş ücreti: 12 € kulelere çıkmak isterseniz ilave olarak 8€ civarında bir ücret daha ödemelisiniz.

LA PEDRERA (CASA MILA):
Burası bir apartman. En önemli özelliği ön cephesindeki dalgalı mimari ögeler ve teras katı. Carrer de Provença ve Passaig de Gracia’nın birleştiği köşede L şeklinde uzanıyor. Hemen yakınında ki Diagonal metro istasyonunda inerseniz La Pedrera’ya 5 dakikada ulaşabilirsiniz.


Casa Mila 1906-1912 yılları arasında Mila ailesi için yapılmış. Merdiven boşluğu haricinde bina içinde birbirini dik kesen duvar yok. Bütün odalar farklı formlarda.

Bina içindeki tüm pencere, kapı kolları, tüm aksesuarlar ve mobilyalar Gaudi tarafından tasarlanmış. Kapı ve pencere kollarındaki ergonomik formlar inanılmaz.

Binanın giriş ücreti 11€. Girer girmez asansörlerle çatı katına çıkarılıyorsunuz. Burası balina iskeletine benzeyen müthiş bir strüktüre sahip. Çatı katı tamamen tuğladan inşa edilmiş ve bir Gaudi müzesine dönüştürülmüş. Onun bütün eserleri hakkında detaylı maketler yapılmış.

Ayrıca esinlendiği doğal malzemelerde burada sergileniyor.


Teras, binanın en özgün kısmı. Deniz tabanında dolaşır gibi merdiven inip çıkıyorsunuz. Her bacanın kendine has heykelsi bir yapısı var. Bazıları yine seramik parçaları ile kaplanmış. Salyangozlar gibi sarmal yapıları var.


Terastan alt katlara indiğinizde apartman dairelerinden biri gezilebiliyor. Kapı ve pencere detaylarına dikkat…


Ve dış cephe… Her balkonda ayrı bir estetik var. Muhteşem taç işçiliği siyah demir korkuluklarla birleştirilmiş. Bazı korkuluklarda insan yüzü ve hayvan figürleri var. Her biri nev-i şahsına münhasır bir heykel adeta.

CASA BATTLO;
Gaudi’nin en çok hayran olduğum eseri. Girişi için 17,80€ ödedim. Bu ücrete telefon şeklince tercümanlar dahil. Her katta yada odada bulunan numarayı tuşladığınızda orası hakkında detaylı bilgi alıyorsunuz. İlk başta fiyat biraz fazla gibi geldi ama binanın içini gezmeye başlayınca değdiğine kanaat getirdim.


Burası da Battlo ailesi tarafından yaptırılmış. Eski bina Gaudi tarafından revize edilmiş. Hem cephe hem içi muhteşem detaylarla dolu. Apartmanın tamamı deniz altında yaşayan canlılardan esinlenerek tasarlanmış. Keskin köşeli hiçbir şey yok binada. Tüm duvarlar ve tavanlar mobilyaların birleşim yerleri yuvarlatılmış.


İlk giriş katında çalışma odası olarak kullanılan odada şömine…


Bütün kapıların ve pencerelerin kendine has formları var.


Her oda her sürprizlerle dolu. Kendinizi deniz altında dolaşıyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz.


İlk katta bulunan salonun tavanında salyangozu anımsatan bir detay var ki duvarla birleşimi muhteşem. Tam ortasında aydınlatma elemanı yerleştirilmiş.


Apartmanın ortasında bulunun boşluğun duvarları 3 kat boyunca Gaudi tasarımı açık mavi özel seramiklerle kaplanmış. Renkler en üst katta maviden laciverte doğru kademeli olarak koyulaşıyor. Gaudi bu farklılığı en üst katta ışığın yoğunluğunu dengeleyebilmek için yapmış.


Casa Battlo’nun çatı katıda La Pedrera gibi balina iskeletine benziyor. Her oda her koridor kendine has detaylarla süslü.


Casa Battlo'nun benzersiz cephesinden de birkaç fotograf eklemeden olmaz.


O kadar dolaşıp inip çıkıp yorulduktan sonra ikinci katta bulunan cafede biraz dinlendim. Casa Battlo’nun muhteşem pencerelerinden birinin önünden kahve ve pasta eşliğinde Barselona’yı seyretmek çok keyifliydi.


 
Gaudi'den şimdilik bu kadar. Ama daha anlatacak çook şey var; Dali, Picasso, Andorra...
 
Devam Edecek...

Gezdim Gördüm Yazdım 9: Barselona (1)

Uzun zamandır gitmek istediğim rüyalarıma giren şehirdi Barselona…

Her sene yaz tatilinde karar verip sonra ertelediğim gezimi bu sene bayram tatilinin de uzun olmasından yararlanarak 16-20 Kasım tarihleri arasında yapmaya karar verdim. Tur için oldukça fazla firma arasından Kappa Tur’la anlaştım. Otelimi şehir dışı olarak belirlemiştim. Ancak şehir dışına fazla talep olmadığından (hatta benden başka hiç talep olmadığından) bir miktarcık! daha ilave yaparak şehir içi otel ile değiştirdim. İyi ki de öyle yapmışım:)

TURLAR;
İnternette gezi için araştırma yaparken Barselona’ya giden pek çok tur olduğunu gördüm. Hepsinde tur fiyatları ve otel kaliteleri aynıydı. Ancak çoğunluğunda dönüş pazartesi gece olduğundan, ben 16-20 Kasım tarihleri arasında olan cumartesi dönüşlü turu Kappa Turu seçtim. İyi ki seçmişim, ben çok memnun kaldım. Herkese tavsiye ederim.

Öncelikle diğer firmaların aksine Kappa’nın rehberleri Orhan ve Hakan 8-10 yıldır Barselona’da yaşıyorlardı. İspanya’ya indiğimiz dakikadan, dönüşte pasaport kontrol noktasına kadar ihtiyacımız olan her dakika yanımızdalardı. Bazı turlarda rehberler extra turlar için insanlara zorluyorlarmış. Katılmayanlara soğuk davranıyorlarmış. Bizde asla böyle bir şey olmadı. Her ikisi de çok güler yüzlü, sıcakkanlı ve ilgililerdi. En iyi tapas nerede yenir, en iyi alışveriş hangi bölgeden yapılır, hangi müzeler gezilir, Barcelona’nın günlük yaşamından siyasi tarihine, sağlık sisteminden aile yaşantılarına her konuda bilgililerdi. Extra turlarda da çok yardımcı oldular.

BARSELONA’DA HAYAT:
Öncelikle rehberlerimizin anlattığı kadarıyla Barcelona hakkında biraz bilgi vereyim;

Barselona, İspanya Birleşik Krallığının 17 özerk bölgesinden Katalunya’nın en önemli en meşhur kenti. İspanya’ya yalnızca vergi konusunda bağlılar. Onun haricinde kendi parlamentoları, orduları hatta takımları var. Şehirde Katacanca, İspanyolca’dan daha çok kullanılıyor. Burada yaşayanlar “İspanyol’uz” yerine “Katalan’ız” diyorlar. İspanya’nın herhangi bir bölgesinden gelip burada devlet kurumlarında çalışmak isteyenler Katalanca bilmek zorundalar.


Şehir nüfusu 1.800.000 kişi. Ama yılda 11.000.000 turist geliyor. Gelirleri turizm olmuş. Bunda Barcelona’yı Barcelona yapan 4 önemli kişinin büyük payı var. Gaudi, Dali, Picasso, Miro.

Katalanlar fazla çalışmayı sevmiyorlar. Mesela saat 14.00-16.30 saatleri arasında büyük kurumsal firmalar ve kafeler dışında her yer kapanıyor. Sonra saat 19.00’a kadar biraz daha çalışıp bırakıyorlar. Bankalar ancak saat 14.00’e kadar çalışıyor. Öğleden sonra tamamen kapalılar. Buna rağmen çok gelişmiş bir bankacılık sistemleri var. Tiyatro biletleri bile bankalarda satılıyor.


Barselona’nın kaderi 1992 olimpiyatları ile tamamıyla değişmiş. Aslında bu olimpiyatların 1929 yılında yapılması bekleniyormuş. Hatta bunun için olimpiyat stadı bile yapılmış ancak 1992 yılında kullanılabilmiş. Olimpiyatlar sırasında Gaudi’nin eserleri dünyanın dikkatini çekmiş. Şehir bundan sonra modernleşmeye başlamış. Ondan önce düzgün otel bile yokmuş. Deniz o kadar kirliymiş ki, şimdi Kolomb anıtının bulunduğu bölgede denizin önünde kocaman bir duvar uzanıyormuş.


Barselona şehir planlaması açısından muhteşem bir kent. Kısa süre içinde düzenine alışabilirsiniz. Barri Gotic (Gotik Mahalle) dışında kalan bölgeler düzgün kareler şeklinde binalardan ve kareleri diyagonal olarak kesen iki geniş caddeden oluşuyor. Bu caddelerin amacı da şehrin uzak noktalarına gidiş-geliş sırasında ulaşımı kolaylaştırmak. Şehir içinde pek çok dükkânda, büfelerde ve turist bilgilendirme noktalarında farklı dillerde basılmış şehir haritaları satılıyor. 5,50 € vererek bunlardan alırsanız tüm şehri rahatlıkla gezebilirsiniz. Haritada önemli gezi noktaları metro ve otobüs durakları net bir şekilde işaretlenmiş.

Barcelona’nın huzurlu ve sakin atmosferi kendi ülkesinde mutluluğu bulamayan pek çok insanı çekmiş olacak ki inanılmaz derecede göçmen var. La Rambla dâhil hep çok önemli caddede dükkânlarda ve restoranlarda çalışan elemanların neredeyse tamamı Pakistan ve Hindistan’dan gelmişler. Güney Afrikalı siyahlar ise kaldırım kenarlarında işportacılık yapıyorlar.


İspanyollar da yemek içme kültürü bizden biraz farklı. Keyiflerine düşkün olduklarından kahvaltıyı geç yapıyorlar. Menü bizdeki kadar zengin değil. Donat, iki çeşit peynir, tadi ilginç bir reçel yada bal, meyvesuyu ve tabii kahve. Zaten gezdiğim ülkelerin hiç birinde bizdeki kadar geniş kahvaltı menüsü görmedim. Öğle yemeklerini saat 14.00’den sonra yiyorlar. Akşam yemeği de saat 20.00-21.00 arası başlıyor. Genellikle Tapas adındaki barlarda yemek yiyorlar. Deniz mahsüllerinden oluşan bolca mezeleri var. Karides, kalamar, sübye vb. Ayrıca Paella adını verdikleri safranla pişirilen ve isteğe göre tavuklu, sebzeli, balıklı, karidesli, kalamarlı  pişirilebilen bir çeşit pilavları var. Balık haricinde deniz ürünlerini pek sevmediğimden, sebzeli paella tercih ettim. Ben sevdim tavsiye ederim.  Ayrıca patatesi, domates ve bazı baharatlarla tavada pişirerek yaptıkları Patatas Bravas adında çok lezzetli bir yemekleri var. Ben patatesin her çeşidini çok sevdiğim için orada bulunduğum süre içinde favori yemeğim oldu:)


Barselona şehir merkezinde en belirgin noktalarda bisiklet durakları var. Bu kırmızı beyaz bisikletleri burada yaşayanlar belediyeye aylık belirli bir ücret ödeyerek kullanabiliyorlar. Şehrin herhangi bir noktasından binip istekleri noktaya geliyorlar ve oradaki durağa bırakıyorlar. Hem ulaşım hem spor için süper bir yöntem. Böylece şehir merkezinin trafiği de azalmış oluyor.


ULAŞIM;
Şehir içinde ulaşım için en rahat araç metro. Oldukça gelişmiş metro hatları var. Aktarma yaparak şehrin en uç noktalarına çok kısa sürede ulaşabilirsiniz. Otobüse göre daha kullanışlı. Çünkü otobüslerde turist olarak iniş istasyonunu karıştırma ihtimaliniz olabilir. Hem yerli halk, hem de turistler için çok avantajlı toplu bilet seçenekleri de mevcut. Benim otelim şehir içinde olduğundan ve gezeceğim güzergâhlarda merkeze yakın bölgelerde bulunduğundan T-10 bileti tercih ettim. Tek bilet fiyatı 1.40€ iken 10 kullanımlık T-10 bileti 7,95€ gibi uygun bir fiyata satın alabiliyorsunuz. Gün sınırlaması yok. Hem metroda hem otobüslerde kullanabiliyorsunuz. Ayrıca 45 dakika içinde ikinci kullanım ve aktarmalar bedava. T-10 haricinde 2,3 ve 4 günlük sınırsız kullanımlı muhtelif kartlar da var. Bir de Barcelona Card olarak geçen 2 ve 3 günlük sınırsız kullanımlı kartlar var ki bunlarla bazı müzelere ücretsiz girebiliyorsunuz, restoranlarda bazı alışveriş merkezlerinde indirim imkanı da var. Bu kartlar “turist information” bürolarından temin edilebiliyor. 2 günlük olanının fiyatı 27 €, 3 günlük kart ise 33€.

Metro duraklarındaki müzisyenlerden dinlediğiniz harika parçalarda yolculuğunuzu güzelleştirebilir. Öyle sıradan değil oldukça güzel müzikler dinliyorsunuz. Hemen hemen her durakta müzisyen noktaları var. Gitarlarını yada çaldıkları alet her ne ise onu hoparlöre bağlıyorlar. İsterseniz durup dinleyebilirsiniz.


Otobüslerde metrolar gibi oldukça geniş bir güzergâhta ulaşım sağlıyor. Etrafı seyrederek gitmek istiyorum derseniz otobüsler tercih edebilirsiniz. Ben çoğunlukla metroyu kullandım. Çok daha hızlıydı.

LA RAMBLA;

La Rambla Barcelona’nın İstiklal caddesi gibi bir cadde. Uzunluğu yaklaşık 2 Km. Katalunya Meydanı’ndan (Plaça de Catalunya) başlıyor, denize doğru uzanıyor ve Kolomb Anıtı’nda (Monument A Colom) sona eriyor.


O kadar renkli bir caddeki hangi tarafa bakacağınızı şaşırıyorsunuz. Sağlı sollu binaların giriş katları restoran, Tapas, cafe, kitapçılar ve lüks giyim mağazalarından oluşuyor. Ortada hediyelik eşya büfeleri arasında dolaşıyorsunuz.



Bu cadde üç bölüme ayrılmış. Birinci bölümde kuşlar ve küçük evcil hayvanlar satan dükkanlar var. İkinci kısımda rengârenk çiçek satıcıları, üçüncü bölümde ressamlar ve kılıktan kılığa giren insanlar var. Bunlarla küçük bir ücret karşılığı fotoğraf çektirebilirsiniz. Çok ilginç kostümlerle ilginç gösteriler yapıyorlar ya da hiç hareket etmeden heykel gibi duruyorlar.


Eğer vaktiniz varsa yan sokaklara girmeden, başından sonuna kadar La Rambla’da yürümenizi tavsiye ederim. O kadar hareketli ki 2 km yürüdüğünüzü anlamıyorsunuz.

La Rambla’nın bitiminde denizin kıyısında Kolomb Anıtı yükseliyor. Anıtın tepesinde denizi işaret eden bir Kolomb heykeli var. Rehberimiz Orhan’ın anlattığına göre neden o tarafı gösterdiğiyle ilgili ilginç rivayetler var. Birinci rivayete göre Kolomb doğduğu şehir olan Cenova’yı gösteriyormuş. İkinci rivayete göre heykelin takıldığı gün hava o kadar rüzgârlıymış ki istedikleri yöne yerleştirememişler:) Üçüncü ve en akla yatkın olanı ise denizci ve kaşif olan Kolomb’un geleceğin ve bereketin denizden geleceğini göstermek için okyanusu işaret ettiğiymiş.

Bu anıtın ortasındaki asansörle yukarıda heykelin tam altındaki platforma çıkabiliyorsunuz. Oldukça dar, asansörün etrafında oluşan boşluğu kullanan simit gibi korunaklı camlı bir alan. Ancak yukarıdan manzara muhteşem. La Rambla ve etrafındaki caddeler oldukça net olarak izlenebiliyor. Ücreti 3 €. Eğer çok sıra yoksa yukarı çıkmanızı tavsiye ederim. Oldukça etkileyici.

Kolomb Anıtının tepesinden  Liman:


Kolomb Anıtından La Rambla Caddesi:



Kolomb anıtından çıktıktan sonra denize doğru ilerlediğinizde sizi Yeni Liman (Port Vell) karşılıyor. 1992’den önce pis olduğu için önüne çekilen sete inat deniz pırıl pırıl parlıyor. Yeni Limanın sağ tarafında okyanusa doğru uzanan bölgede Dünya Ticaret Merkezi binası , hemen arkasında ise teleferik kulesi var. Buradan Yahudi Tepesi’ne (Montjuic) teleferikle çıkabilirsiniz.




Yeni Liman üzerinde deniz doğru yapılan ilave bölgede Maremagnum adında büyük bir alışveriş merkezi ve hemen arkasında dünyanın ikinci büyük akvaryumu var. L’Aquarium’u rehberlerimiz çok methettiği için gittim. Giriş için 17,50 € ödedim. İstanbul’da bulunan Turkuazoo’ya da gitmiştim. Bazı ilginç balık türleri ve saydam deniz canlıları haricinde çok büyük farklılıklar yoktu. Hatta köpekbalıklarının ve vatozların üstünüzden yanınızdan geçtiği tünelin Turkuazoo’da daha uzun olduğunu söyleyebilirim. Eğer zamanınız kısıtlı ise hiç girmeyin.

Limanda alışveriş merkezi dışında oldukça hoş ve lüks cafe ve restoranlar sıralanmış. Ben L’Aquarium’dan çıktıktan sonra çok acıktığımdan onlardan birinde (Cafe Sweet) yemek yedim. Pakistanlı garson pek fazla İngilizce bilmediğinden yemeklerin içeriklerini pek anlamadım. Balık olduğunu tahmin ettiğim yemeği sipariş ettim. Yediğim en güzel ve beyaz etli balıktı. Ancak hesap geldiğinde dikkatli olmanız gerek. Hesap İspanyolca olduğundan nasıl olsa anlamazlar düşüncesiyle uyanık garsonlar yemediğiniz şeyleri ilave yapabiliyorlar. Benimkine yapmışlar. (Balık: 15,95 €)


LA BOQUERIA:

Burası La Rambla’nın Lucei metro durağının çaprazında bulunan bir pazar. Rengârenk ve günün her saati kıpır kıpır hareketli. Hem turistler hem de yerli halkın vazgeçilmez uğrak yeri olmuş La Boqueria.


İki bölümden oluşuyor. Ön taraf meyve, sebze, şeker pazarı ve arkası balık pazarı. Ön kısımda daha önce hiç görmediğim bir sürü meyve ve sebze ile karşılaştım. Kavun, kivi, ananas gibi meyveler hem bol hem ucuz. Ayrıca her tezgâhta turistler için hazırlanmış çatalıyla birlikte ambalajlanmış meyve salataları satılıyor. Çok lezzetliler. Ben bolca yedim. Akşam saatlerinde giderseniz 2 meyve salatasını 2 € ödeyerek alabilirsiniz.

Arka kısımda ise balık ve deniz ürünleri pazarı var. İşte oradan birkaç kare.

Ayrıca hayır yemek tezgahları da var. özellikle öğle saatlerinde hem hızlı hem ucuz olsun diyorsanız burayı da kullanabilirsiniz. Restoranlarda en az 10€ vereceğiniz paella'yı burada 3€'ya alabilirsiniz.

POBLE ESPANYOL;

Poble Espanyol 1992 olimpiyatları için oluşturulmuş bir köy. İspanya’nın çeşitli bölgelerinde bulunan önemli yapıları daha küçük ölçeklerde ama içine girilip gezilebilir boyutlarda yeniden inşa etmişler. Olimpiyatlardan sonra yıkmayı planlamışlar ancak bakmışlar ki çok iyi ziyaretçi çekiyor, yıkmaktan vazgeçmişler. Kapıya bir gişe koyup para basmaya başlamışlar. Giriş: 8,90 €. İçeri girince ekstra para verip kulaklık alarak tüm binaların hikâyelerini dinleyebilirsiniz.



Benim orada olduğum günlerde hava soğuk yağmurlu olduğundan çok fazla turist yoktu. Sakin sakin dolaştım tüm köyü. Binalar oldukça büyük bir alana inşa edilmiş. Dar sokaklardan ünlü katedrallerin, kiliselerin, eskitilmiş tarihi binaların arasından geçip meydanlara çıkıyorsunuz. Burada biraz soluklanıp bir şeyler içebileceğiniz cafe ve barlar var. Ayrıca bir Flamenko club vardı ama o saatte daha açılmamıştı. Binaların alt kısımları tamamen şık mağazalara dönüştürülmüş.


Ayrıca seramik, resim ve heykel galerilerine de rastlıyorsunuz. Hatta birinin altında cam atölyesi var. İsteseniz içeride çalışanları izleyebiliyorsunuz. Hatta yapımını izlediğiniz camdan kuğuları, atları ve boğaları satın alabilirsiniz.





22 Kasım 2010 Pazartesi

Holaa dostlarım...


Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra dün sabah itibariyle Ankara'ya geldim. Dolu dolu bir seyahatti. Herşey çok güzeldi. Müzeler, Gaudi, Picasso, Dali ve diğerleri muhteşemdi. Anlatacak çok şey var. Nerden başlasam bilemiyorum. Birkaç gün içerisinde bol fotograflı ve anlatımlı Barselona kayıtlarıma başlayacağım.

Ama önce kendime gelmem lazım:)

12 Kasım 2010 Cuma

Gidiyorumm...


Uzun zamandır hayal ediyordum. Taaa üniversitede Gaudi'nin şaheserlerini gördüğümden  beri.. Bu sefer bayram tatili de dokuz gün olunca karar verdim gitmeye.

Turumu ayarladım. Vizemi aldım. Giysilerimi hazırladım. Fotograf makinemin pillerini sarj ettim. Şu gezi kitaplarının cep boyunda olanlarından satın aldım. İnternetten "mutlaka gidin, gezin" önerilerini not ettim.

Hazırım...

Bayram da Barselona'ya gidiyorum. 

Umarım hava güneşli olur ve gezim güzel geçer...

Şimdiden herkese MUTLU BAYRAMLAAAR...



Yeni Türkü, Başka Türlü Birşey

Resim: Buradan

11 Kasım 2010 Perşembe

2 haftada 3 kiloo...


Sonunda diyetisyene başladımm. Uzun zamandır "Ben kendim yaparım canım ne gerek var diyetisyene!" diye kendimi avutuyordum. Ama biri beni dürtmezse olmayacak anladım.

Her ne kadar kilolarımı çok dert etmesem de artık sağlığımı tehdit etmeye başladı. Bende iki hafta önce diyetisyene başladım....

Veeee bugün itibariyle iki haftada 3 kilo vermiş bulunuyorum. Asıl önemli olan kaslardan değil yağlardan kilo vermiş olmam. Tabii yolum çook uzun. Yaşıma ve boyuma uygun olan kiloya ulaşmam için daha çok vermem gerek. Ama bu güzel bir başlangıç. Daha şimdiden içine giremediğim bir pantolonumun düğmeleri rahat kapanmaya başladı:)) Kotlarım bolalıyor..

Merak edenlere anlatayım. Aslında yaptıklarım basit ve hepimizin bildiği şeyler:

 * Günde altı öğün  ve düzenli yemek yiyorum. Ara öğünler çok önemli asla kaçırılmamalı.
 * Her öğünden önce birer bardak su içiyorum ki bu günde 3 litreye yakın ediyor.
 * Her öğün bir dilim ekmek yada galeta mutlaka yiyorum.
 * Öğlen ızgara, haşlama et ve bol salata, akşam sebze yemeği ve bol salata...
 * Vee tabii olmazsa olmaz spoor. Haftada en az 4 gün yürüyüş yapmak gerekiyor.

İşte bu kadar...

Şimdi hayalim, istediğim kiloya ulaşında eskiden giydiğim pantolonun tek bacağına girip "İşte böyleydim, Böyle oldum!" diye fotograf çektirmek:))

Resim: Buradan

10 Kasım 2010 Çarşamba

Sular kesikti spor yapamadım hocam:)


"Allahım yine sular kesikkkk...."
Her akşam eve gelince ilk baktığım şey çeşmeden suyun akıp akmadığı. Meğer ne kadar büyük bir nimetmiş bu...
Bir haftadır su sıkıntısı çekiyoruz. İki sene önce barajlar boş olduğu için suyun iki günde bir verildiği günlerde bile bu kadar çok  kesilmemişti suyumuz. Sebebi Bilkent'in su borularının eskimiş olması.

İşin ilginç tarafı borularını değiştirmeye cumartesi başladılar. Tam herkesin evde olduğu günlerde... Yani haftasonu sular kesikti.. Depodaki suyun iki gün apartmana yetebilmesi için ara ara su aktı. O arada ne yapılabilir ki... Yemek yapılacak, banyoya girilecek, çamaşır yıkanacak, bulaşık makinesi çalıştırılacak... Bir seferinde marul yıkarken sular kesiliverdi. Yarısı yıkanmış yarısı çamurlu marullarla başbaşa kaldım.
Banyo yapabilmek başlı başına büyük bir olay. Yalnız soğuk su aktığından ve o da sıkıtlı olduğundan her damlayı dikkatlı kullanmak zorundayım malum. Kettle, su ılıştırmak için çamaşır leğeni , maşrafa yerine cezve yani tam takım giriyorum banyoya. İlkel şartlara geri döndüm evde... Her lavabonun başında bir şişe yada sürahi su bekliyor.

Hergün bir saat spor yapmam lazım diyetime yardımcı olarak ama mümkün değil. İki haftadır sabahları yaptığım yürüyüşün ardından, on dakikada duş alıp çıkmak şu anda büyük bir lüks ve hayal olduğundan yeni başladığım sporuma ara vermek zorunda kaldım. Perşembe günü diyetisyenimle randevum var. Kadına sular kesikti spor yapamadım desem ne der acaba?

Dört gözle borularımızın tamirini ve sularımızın yeniden akmasını bekliyorum. Böylece bende günlük hayatımın sabahları sıcak suyla duş almak, musluktan akan su ile meyve sebze yıkamak gibi küçük zevklerine geri döneceğim.

Resim : Deviantart

21 Ekim 2010 Perşembe

Sonbahar'da İstanbul...


İşte geldim. Yine uzun zaman geçmiş yazmayalı. İstanbul'dan döneli iki hafta oldu ama dolu dolu ve o kadar çabuk geçti ki anlatmadan duramayacağım.

Ne çok özlemişim hem İstanbul'u hem Aygen'i...

Neler yaptık neler.. Önce çok sevimli bir Ege Restoranında, ege ezgileri eşliğinde bol peynir ve reçelli bir kahvaltı yaptık. Turkuazoo'da ki dev akvaryumda köpekbalıklarıyla 2 tur attık. Bilkent'ten arkadaşımız Kadriye'de bize katıldı. Üç eski arkadaş felekten bir gün çaldık. İstanbul'a gidip İkea'ya uğramadan durulur mu? Kalabalığa rağmen boş masa bulup başladık muhabbete. Kirli çıkılardaki bütün olaylar, er kişiler hatun kişiler döküldü ortaya...


Oradan doğru Taksim'e. Önce Ara Güler'in kafesinde süper keyifli bir akşam yemeği, ardından yağmur altında yürüyüş ve Zencefil'in huzurlu ve sakin ortamında içilen son çaylar...


Ertesi gün Rumeli Hisarı'nda ki kahvaltıda o kadar çok yeyince Bebek sahilinde uzun bir yürüyüşle ancak kendimize geldik. Şarkılar söyleye söyleye yaylana yaylana yürüdüğümüz yollardan gösteriye 45 dakika kaldığını farkedince yıldırım hızıyla geri döndük. TİM'de ben koltuğuma oturduktan 5 dakika sonra gösteri başladı. Gerçekten çok başarılıydı. Kesinlikle Ankara'dan İstanbul'a gidişime değdi. Danslar, showlar müzikler muhteşemdi. Üç saat çok çabuk geçti.

Gösteri sonrası birazda Cevahir'de vakit geçirdik. Hava serindi ama yinede terasta eski ve yeni arkadaşlarla kahve keyfi çok güzeldi. Sonrasında Ankara'ya yolculuk...   Ve Bitti.

İstanbul bu seferde yağmuru benden esirgemedi. Ama neyseki akşamları yağdı. İyi ki gitmişim. Her dakikası çok güzeldi.  Bir daha ki seferi iple çekiyorum:))